Zıplanacak içerik
  • başlık
    100
  • yorum
    47
  • görüntü
    331.258

Bu blog hakkında

Seçme Yazılarım, Bilimsel Derlemelerim

Bu blogdaki başlıklar

yam_yam
blog-0619418001460391206.jpg

"Eğitim insanlara vakaları, kuram veya yasaları öğretip onları değiştirerek ve eğlendirerek birer uzman teknisyen yapmak değildir. Onun amacı insanların dimağlarını açmak, ufuklarını genişletmek, zekalarını ateşlemek, mümkünse doğru düşünmesini, fakat hiç olmazsa herşeye rağmen düşünmesini öğretmektir. " (Hutchins)

 

Konu eğitim olduğunda, en sevdiğim söz bu sözdür. İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz düşünmek olduğuna göre, yeni nesillere bunu öğretmek temel amacımız olmalı. Gelgör ki bizde epeydir işler öyle yürümüyor. Biz bir süredir dindar, kindar, düşünmeyen, yalnızca biat eden bir nesil yetiştirmekle uğraşıyoruz. Sistemimizi bu amaç doğrultusunda kuruyor, kadrolarımızı bu amaç doğrultusunda şekillendiriyoruz. İşin tuhaf tarafı ciddi bir kesim bu durumdan memnun; memnun olmayanların da eli kolu bağlanmış durumda.

 

Bugün yukarıda görselini gördüğünüz bir haber düştü ajanslara. Haberin detaylarına şuradan ulaşabilirsiniz :http://www.hurriyet.com.tr/mudur-yardimcinin-halk-oyunlari-mesaji-velileri-ayaga-kaldirdi-40085796

 

Haberi gördüğümde şaşırmadım çünkü neredeyse hemen her gün bu tür haberlere rastlar olduk. Malatya'da bir lisede müdür yardımcılığı görevinde bulunan ve eğitimci demeye dilimin varmadığı biri, halk oyunlarında kızlarla erkeklerin elele tutuşmalarından rahatsız olmuş ve namus cinayeti işleyenlerin bu duruma izin vermeyeceklerinden dem vurmuş.

 

Şimdi neresinden tutsan elinde kalacak bu zırvayı herhangi birinden duysam, "meczup" der geçerim; lakin kazın ayağı öyle değil. Bunu söyleyen kişi çocuklarımızı emanet ettiğimiz, onları eğitmekle görevli olan biri. Bildiğin taliban kafası. Şimdi bu zat, bizim binlerce yıllık kültürümüzü kendi taliban kafasıyla değerlendirip tukaka ilan ettiği yetmiyormuş gibi, namus cinayetlerine de cevaz veriyor. Bakın bu adam bir lisede müdür yardımcısı.

 

Şimdi bu olayı münferit bir vakaymış gibi değerlendirip geçersek, geleceğimiz adına ciddi bir hataya düşmüş olacağız. "Hadi canım sen de" diyebilirsiniz ama sistematik bir biçimde taliban kültürüne alıştırılmaya çalışıyoruz. Gündemi biraz olsun takip ediyorsanız, bunun sayısız örnekleriyle karşılaşmış olmanız gerekir. Binlerce yıllık kültürümüz; muhafazakarlık, dindarlık kisvesi altında taliban kültürüne devşirilmeye çalışılıyor. Daha 1,5 yıl önce aynı kafadaki Eğitim Bir-Sen tarafından, 19.Milli Eğitim Şurası'nda karma eğitimin kaldırılması yönünde bir önerge verildi. Bu önerge o gün için reddedildi ama şundan emin olabilirsiniz ki, çok da uzak olmayan bir zamanda bu önerge yeniden getirilecek ve bu kez kabul da görecek. Bunun zeminini hazırladıklarından emin olabilirsiniz.

 

Bakın kendilerine "Türkiye Akademisyenler Platformu" adını veren ve danışma kurulunda prof. ünvanlı pek çok kişinin yer aldığı bir platform, internet sitesinde "YÜZ YILIN PEDAGOJİK YANLIŞI KARMA EĞİTİM SORGULANIYOR" başlıklı bir yazıya yer vermiş.

 (Bknz:http://akademikplatform.net/karma-egitim-sorgulaniyor/ )


Bu yazı ne zaman kaleme alınıp ne zaman yayınlanmış bilmiyorum. Ben bugün gördüm. İster inanın ister inanmayın, danışma kurulunda profesör ünvanlı kişilerin yer aldığı bu platformun yayınladığı yazıda karma eğitimin zararlarından bahsedilirken;

 


* Özellikle muhafazakâr ailelerin kızları okula göndermemesine yol açıp, kızları eğitimsiz bıraktığından
* Ergenlik çağındaki kız ve erkekler dersler yerine karşı cinsle ilgilenmesi ve ahlakî yozlaşmanın meydana gelmesine yol açtığından
*Okullarda kız veya erkek arkadaşını başkalarından kıskanan erkek veya kızların kavga etmesine sebep olduğundan
*Fiziken güzel olmayan ve arkadaş bulamayan kız ve erkekleri karamsarlığa sürüklediğinden dem vurulmuş.

 

Bahane mi? Beğensen de, beğenmesen de bahane...

 

Yakın bir zamanda karma eğitimi kaldıracaklar. Son 1500 yılı İslam ile sentezlenmiş binlerce yıllık Türk kültürü yerine, Arap ve Taliban kütürünü yerleştirecekler.

 

Peki bu o kadar kolay mı? Kısa vadede pek kolay değil; ama alt yapıyı oluşturursanız, yeni nesillere bu kültürü empoze etmeye başlarsanız uzun vadede epey yol alabilirsiniz. Elbette bu kültürü kabullenmeyecek, hatta çevresinde bu kültürün gelişmesinden irrite olacak ciddi bir kesim de olacaktır. Alın size bir çatışma daha... Türk-Kürt , Alevi- Sünni çatışmasından sonra yeni bir çatışma daha : kültür çatışması. Olmaz mı diyorsunuz? Öyleyse gereğinden fazla iyimsersiniz demektir. Hadi k.i.b optum bye...

yam_yam

Mağdurum, Mağdursun, Mağdur...

Yine mağdur oldular arkadaş. İnanılır gibi değil ama zeytin yağı gibi üste çıkıp yine mağdur oldular. Bu ülkede bir vakfa ait yatılı okullarda 10'u kesinleşmiş, iddialara göre muhtemel 45 çocuk istismarı vakası yaşandı. Bakın yazı ile "KIRKBEŞ". Sayının çokluğunu görünce, insanın aklına ister istemez organize işlenmiş bir vaka geliyor. Öyle ya, koskoca vakıfta yıllar boyunca 45 (yazı ile kırkbeş) çocuğa cinsel istismarda bulunulacak ama kimsenin haberi olmayacak. Organize olmasa bile bir göz yumma, görmezden gelme de mi yok?

 

Olay patlak verince önce üzerini örtmeye çalıştılar; baktılar ki örtemiyorlar, olayı sıradanlaştırma, münferit bir vakaymış gibi gösterme çabasına giriştiler. Üstelik bunu yapanların başında da o çocuklara en çok sahip çıkması gereken kişi, aile ve sosyal politikalardan sorumlu bakan vardı. Bu mide bulandırıcı olayı gerçekleştiren, göz yuman, görmezden gelen, ihmali bulunan kim varsa ibretlik ders vermesi gerekirken, resmen ve alenen sahip çıktı. Öyle ki, TBMM'de olayın araştırılması için verilen önergeyi bile reddettiler. Sonra baktılar ki infial oluyor, geri vites yapıp "anlaştık komisyon kurulacak" dediler.

 

Peki neden sahip çıktılar? Bu vakıfla aralarındaki menfaat ilişkilerine dair iddiaları göz ardı edip bir kenara bırakırsak, kendi ideolojilerini yaymak için kullandıkları bir araçtır bu vakıf da ondan. En ufak bir olayda karşısındakini itibarsızlaştırma çabası içine girenler, böylesine iğrencliğin yaşandığı bir vakfı şimdi yere göre sığdıramıyorlar. Böyle bir olay Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği'nde yaşanmış olsaydı, neler olabileceğini tahayyül edebiliyor musunuz? Ben söyleyeyim; kökünü kazırlardı.

 

Yetmedi, muhalefetin bakan hakkında verdiği soru önergesi AKP lilerin oylarıyla reddedilince, takı merasimi gibi sıraya girip arlanmazca bakanı tebrik ettiler.

 

Tüm bu olanlardan sonra ne oldu peki? Ana muhalefet partisi lideri , eski içişleri bakanının bir işadamını (!) kollamak için kullandığı ve 17/25 aralık tapelerine de yansıyan "önüne yatarım" sözüne atıfta bulunarak bakanı eleştirdi. Cinsiyetçi aşağılama ile hiç bir alakası olmayan, 17/25 aralık yolsuzluk olaylarına benzer bir şekilde bir kurumun kollandığını ifade eden bir kalıbı kullandı ana muhalefet partisi lideri. Ve olanlar oldu...

 

Hükümet kanadı, kullanılan bu kalıbı anında işine geldiği gibi çevirdi ve kendisine yeni,yine, yeniden bir mağduriyet yarattı. Tüm bu mide bulandırıcı olayın yaşandığı vakıf unutuldu, hükümetin bu vakfı koruyup kollaması unutuldu, bakanın " bir kere rastlanmış olması hizmetleri ile ön plana çıkmış bir kurumumuzu karalamak için gerekçe olamaz." demesi unutuldu... Ne olduysa oldu AKP yine mağdur oldu. Vay arkadaş ! Vay benim köse sakalım... Biz halk olarak aklımızla bu kadar alay edilmesini hakediyor muyuz gerçekten?

 

Galiba hakediyoruz... Nerede, neye, nasıl tepki vereceğini bilmeyen bir halk için gerçekten hakediyoruz. İzlanda'ya bakıyorum, panama belgelerinde başbakanlarının ismi geçtiği için halk sokaklara döküldü. Önce gönülsüz olan başbakan, sonunda istifa etmek zorunda kaldı.

 

Sonra bize bakıyorum.... Amaaaaannnn bana ne! Ben mi kurtaracağım memleketi?

yam_yam

Özet Geç Lan...!

Anayasa Mahkemesi, Can Dündar ve Erdem Gül ilgili verdiği hak ihlali kararının gerekçesini dün (09.03.2016) resmi internet sitesinden yayınladı.

 

Tayyip Erdoğan gerekçeli karar hakkında "Gerekçeli kararı misafirlerim nedeniyle okuyamadım. 33 sayfalık bir gerekçeli karar açıklamış olduklarını duydum. Herhalde gerekçeyi izahta zorlandılar." demiş.

 

Erdoğan'ın bu açıklamasını görünce aklına "özet geç lan !" mottosu gelen bir ben miyim bilmiyorum; ancak kendisi ifade ettiği için kitap okumadığını, başkalarının hazırladığı kitap özetlerini okuduğunu (!) biliyoruz. Dolayısıyla okumayla arası iyi olmayan birinin 33 sayfayı gereğinden uzun bulması normaldir. Bana kalsa Anayasa Mahkemesi'nin ilgili gerekçeli kararından koca bir kitap çıkması lazım. Neyse...

 

Erdoğan aynı açıklama içerisinde "Anayasa Mahkemesi, bireysel başvurularda yargı yolunun tüketilmesini beklemek durumundadır. Yerindelik denetimi yapamaz, yapmamalıdır. Anayasa Mahkemesi, bu olayda kendini birincil mahkemenin yerine koymuştur. Yargıtay gibi de bu noktada inceleme yapması doğru değildir" demiş.

 

Halbuki gerekçeli kararı okumuş olsaydı, tüm bu iddialarının Anayasa Mahkemesi tarafından geçersiz bırakıldığını açık ve net bir biçimde görebilirdi. "Gerekçeli kararı görmeden bir açıklama yapmam doğru olmaz" demek yerine, her zaman yaptığı gibi itibarsızlaştırma çabası içine düşmüştür. Bu çabanın kendisini bir cumhurbaşkanına yakışmayacak derecede komik duruma düşürüp düşürmeyeceği derdinde olduğunu sanmıyorum; böyle bir derdinin olmadığını daha önceki pek çok açıklamalarında ve eylemlerinde gördük. Böyle bir dert edinmek yerine, bu konuda söyleyecek sözü olanları da itibarsızlaştırma yoluna gitmek daha kolay olsa gerek.

 

Bir de Erdoğan, kindar nesil yetiştirme konusunda gerçekten önder olabileceğini gösteriyor. Anasaya Mahkemesi'nin verdiği karar netice itibariyle bir 'beraat' kararı değildir. Mahkeme, Can Dündar ve Erdem Gül'ün tutukluluk hallerinin bir ihlal olduğuna karar vermiştir. Yani Dündar ve Gül'ün yargılamaları tutuksuz olarak devam edecektir. "Ağır bedel ödeyecek, öyle bırakmam onu"diyen Erdoğan için 'tutuksuz yargılama' kararı konusunda verdiği tepkilere bakacak olursak, bu tepkilerin "kin" e dayalı ve abartılı tepkiler olduğunu da görebiliriz. Allah muhafaza mahkeme bu iki isim hakkında beraat kararı verse neler olacağını tahayyül dahi edemiyorum.

yam_yam

(Not: Aşağıdaki yazıyı bir yıl önce hazırlamaya başlamış, fakat uzun bir yazı olduğundan, daha sonra tamamlamak üzere taslaklara kaydetmiştim. Biraz yoğunluk, biraz da üşengeçlikten öylece kaldı. Sonra da unutup gitmişim. Bugün taslaktaki yazıyı görünce tamamlamak istedim; çünkü hala güncelliğinden bir şey kaybetmiş değil)

 

-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
..... zavallı bir yaratık olan insanoğlunun baş derdi, kendilerine doğuştan bağışlanan özgürlükten sıyrılıp bunu bir an önce başkalarına devredebilmektir. Özgürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana pekala teslim edebilirler. *

 

* Dostoyevski'nin Karamazov Kardeşler adlı romanında, kardeşlerden Ivan ve Alyoşa arasında geçen diyalogtan...
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

Vicdan (TDK) : Kişiyi kendi davranışları üzerinde bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlak değerleri üzerine dolaysız ve kendiliğinden yargılama yapmasını sağlayan güç.
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

Başbakan Davutoğlu, iç Güvenlik paketinin "Ülkenin huzuru, özgürlüklerin korunması ve uyuşturucuyla mücadele konusunda adım atılmasını" öngördüğünü ileri sürerek, "Bu yasa, öyle veya böyle bu meclisten inşallah geçecek" şeklinde konuştu.

 

Basından (20.02.2015)
------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

 

İÇ GÜVENLİK YASA TASARISI

 

İç Güvenlik Yasa Tasarısı şu an mecliste oylanmakta. Ben sabah evden çıkmadan önce haberlere göz attığımda ilk 16 madde kabul edilmiş, 17. maddeye geçilmişti. Sanırım pek çoğunuzun, bu yasadan (en azından önemli maddelerinden) haberi vardır diye düşünüyorum. Eğer yoksa, bir an önce öğrenmenizi tavsiye ederim; zira ülkenin bundan sonraki rejiminin ne olacağı konusunda bilgi sahibi olmanız ülke vatandaşı olarak yararınıza olacaktır. Ben burada tek tek maddelere değinecek değilim; ancak hukukçuların bu yasa tasarısına karşı yönelttiği eleştirilerden çok küçük bir bölümünü basından alıntı yapacağım :

 

Büro Emekçileri Sendikası (BES), Yargıçlar ve Savcılar Birliği (YARSAV) ve Kartal Hukukçular Derneği, İç Güvenlik Yasa Tasarısı'nı protesto amaçlı basın açıklaması yaptı. Açıklamaya bazı hakimler, avukatlar ve adliye personeli de katıldı.........

 

Kartal Hukukçular Derneği adına basın açıklaması okuyan avukat Osman Zeki Erdoğan, İç Güvenlik Yasa Tasarısı'nın demokratik rejimi ortadan kaldırarak baskıcı düzeni yasallaştırma çabası olduğunu belirterek, "Anayasaya açıkça aykırı düzenlemeler öngören paket ile birlikte bireyler yargı güvencesinden tamamen yoksun olacak, korumasız hale gelecek, hak ve özgürlükler iktidarın, polisin insafına terkedilecektir. Her türlü toplantı ve gösteri yürüyüşü terör eylemi, buna katılan herkes terörist sayılabilecektir. Yargı kararı olmadan polis amirlerinin emriyle istenilen kişinin 48 saat boyunca telefonları dinlenebilecek, kişilerin üstü, araçları aranabilecek, herkes fişlenebilecektir diye konuştu.

http://www.radikal.com.tr/turkiye/adliyede-ic-guvenlik-paketi-protestosu-1290387/


Türkiye Barolar Birliği, başta İstanbul, Ankara ve İzmir baro başkanları olmak üzere Türkiye'nin dört bir yanından gelen avukatların, bu tasarının geri çekilmesi için cübbelerini giyerek Meclis'e yürüdüklerini de hatırlatayım. Ayrıca Hürriyet Gazetesi'nden İzzet Çapa, bugünkü (24.02.2015) köşe yazısında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dekanı Prof.Dr.Adem Sözüer ile yaptığı bir röportaja yer vermiş. Bu röportajda Sözüer, hükümetin bugüne kadar hukuk alanındaki her reformunu desteklediğini, bu tasarıdaki 10 maddenin ne mantıklı, ne hukuken ne de siyaseten doğru olmadığını belirtmiş ve Güvenlik paketi komisyonda görüşülürken Ceza hukuku akademisyenleri olarakTBMM'ye yazı yazıp kendilerini komisyona davet etmeleri talebinde bulunmalarına rağmen kendilerine cevap bile verilmediğini söylemiş.

 

Yani, ülkedeki neredeyse tüm hukukçular (ki bunlara hükümetin yargıyı kendine bağlayan düzenlemeleri reform olarak adlandırıp desteklediğini söyleyenler de dahil) bu yasanın demokratik olmadığını, insan hak ve özgürlüklerini gasp edeceğini bas bas bağırırlarken, Başbakan Davutoğlu bu yasa ile özgürlüklerin korunacağını söylemiş. AKP üyelerinin bu tür fantastik beyanlarına alıştığımız için, bu açıklamaya kendi adıma şaşırtıcı bulmadığımı belirteyim. Nasıl olsa kendi tabanlarının büyük bölümü gündemi ya takip etmiyor, ya da havuz medyasından takip ediyor.Sonuçta iflas etmiş Suriye politikasının neticesi olan türbe taşıma olayını bile kahramanlık gibi lanse edebilen ve bunu kabullenebilecek bir kitleden bahsediyoruz. Bu tasarının yasalaşması, bundan sonra ülkenin polis devletine dönüşmesi anlamına gelecek. Peki nedir polis devleti?

 

POLİS DEVLETİ

 

Polis devleti kabaca, halkın refah ve huzurunu sağlamak gerekçesiyle her türlü önlemi almak noktasında temel hak ve özgürlükleri kısıtlayabilen, bunu yaparken de kendisi herhangi bir hukuk kuralına bağlı kalmayan yönetim şeklidir. Bu açıdan baktığımızda, İç Güvenlik yasa tasarısının temel hak ve özgürlükler anlamında ciddi sıkıntılar doğurabilecek maddeler içerdiğini görebiliriz. Tamamen kolluk kuvvetlerinin inisiyatifi ile 48 saate kadar gözaltı, yine bu inisiyatife bağlı olarak telefonların dinlenebilmesi, kolluk kuvvetlerinin silah kullanma yetkisinin artırılması, protesto ve gösteri hakkının "sıkıyorsa yap" noktasına getirilmesi... Tüm bu özgürlüklerin kısıtlanmasına getirilen gerekçe ise hem polis devletlerine özgü bir gerekçedir, hem de üniversitelerde ders olarak okutulabilecek seviyede bir ironi barındırıyor :Ülkenin huzuru ve özgürlüklerin korunması için...

 

Sanırım burada ülke huzurundan anlamamız gereken tamamen hükümetin huzuru; zira bu yasa ile birlikte muhalefet eden herhangi biri ya da birileri üzerinde baskı ve işkence kurulabilir. Buradaki işkenceden kastım, manevi işkencedir. Özgürlüğünüzün 5 dakika da olsa geçersiz ve gereksiz yere kısıtlanması, ya da kolluk kuvvetlerince üzerinizin ya da eşyalarınızın aranması da manevi bir işkencedir. Kısaca kolluk kuvvetlerine verilen bu antidemokratik yetkiler temel hak ve özgürlükleri kısıtladığı gibi, biri ya da birileri üzerinde baskı kurma ve bezdirme amaçlı da kullanılabilir. Demokratik bir hukuk devletinde bu tür yasaların olması beklenemez.

 

VİCDAN, DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK

 

Yazımın başında Dostoyevski'den bir alıntı yapmıştım. "Özgürlüklerini, vicdanlarını huzura kavuşturana pekala teslim edebilirler."

 

Biz toplum olarak gerçekten hiç özgür olduk mu? Ya da daha can alıcı şekliyle şöyle sorayım : Biz toplum olarak gerçekten hiç özgür olmak istedik mi? Sanırım bu son soruya verilebilecek cevap, hak ve özgürlüklerimizin ne kadar farkında olduğumuz ve onları ne ölçüde kullandığımızla alakalı olacak, bu hak ve özgürlükleri kullananlara/kullanmak isteyenlere bakış açımız da bu soruya verilecek cevabı etkileyecektir.Aynı zamanda bu soruya verilecek cevap, bizim demokrasi bilincimizin de seviyesini gösterecektir.

 

Dostoyevski'nin, ölümüne (1881) kısa bir süre kala tamamladığı Karamazov Kardeşler kitabında bahsettiği bir ifadeyi, 135 yıl sonra biz gerçekten yaşıyoruz. Toplumumuz, vicdanını huzura kavuşturduğunu düşündüğü iktidara artık özgürlüklerini teslim etmiştir.

 

Peki iktidar ne yapmıştır da, toplumun vicdanını huzura kavuşturmuştur?

 

Bence bundaki en büyük pay, kuşkusuz muhafazakar ahlak yapımızdan kaynaklanıyor. İktidar bu yapıya uygun söylemleri ve eylemleriyle toplumda kabul görüyor ve hatta fanatizm seviyesinde destek buluyor. Öyle ki, korkunç derecedeki yolsuzluk iddiaları bile ya komploya bağlanıyor, ya da görmezden geliniyor. Vicdanımızın baş aktörü muhafazakarlık olduğu müddetçe, gelecekte değişecek çok fazla bir şey de olmayacaktır.

 

Peki toplum olarak giderek daha da muhafazakarlaşıyor muyuz? İlk bakışta öyle gibi görülebilir; ama tam aksini iddia eden akademik araştırmalar var. Bknz :

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/ahmet-hakan_131/turkiye-dindarlasmiyor-aksine-dinden-uzaklasiyor_30083737


Dindarlık ve muhafazakarlık birbirinden farklı olabilir; ama pekala içiçe olduklarını da söyleyebiliriz. Bu durum gelecek adına umut verici olsa da, toplumun bugünkü seçimlerinin ülkeyi kısa vadede telafisi mümkün olmayan zararlara ve hatta bir felakete sürükleyebileceği endişesini ortadan kaldırmıyor.

 

Netice itibariyle özgürlüklerimiz birer birer elimizden alınıyor; ya da Dostoyevski'nin söylemiyle, özgürlüklerimizi birer birer teslim ediyoruz. Ne diyelim, "Hayırlısı be gülüm." ...

yam_yam
blog-0987421001445613375.jpg

İlkokul 2. sınıflara Arapça dersinin seçmeli ders olarak konmuş olduğunu bugün (23.10.2015) haberlerde görmüşsünüzdür. Gerekçe olarak da tarihi ve kültürel sebepler gösterilmiş. Yersen...

 

Ne yazık ki geleceğimiz giderek batıyor, kararıyor. Matematik ve Fen konusunda dünya ortalamasının çok çok altındayız. Ne bilim üretebiliyoruz, ne sanat. Buna rağmen 7-8 yaşındaki çocuklarımıza öğretilenlere ve öğretilmek istenenlere bir bakın! Tamam, yabancı bir dil öğrenmek iyidir. İyi de neden arapça? Bu çocuklar arapça öğrendiklerinde ülkemizin en büyük eksikliklerinden biri olan bilimsel makale/kaynak ihtiyaçlarını giderebilecekler mi? Arapça dilinde üretilmiş kaç tane bilimsel makale, kaç tane sanat eseri var? Arapça öğrenen bir yavrumuz, yarın öbür gün yurtdışındaki saygın bir üniversiteye gitmek istediğinde arapça işine yarayacak mı? Cevap koca bir HAYIR ..

 

Kültürel olarak giderek araplaştırılmaya çalışılıyoruz. Cumhuriyetin kazanımlarıyla her anlamda çağdaşlaşmaya döndürülen yüzümüz, artık araplaşmaya döndürülmüş durumda. Yazık oluyor çocuklarımıza, geleceğimize.. Onlara bu kötülüğü yapmak için çıldırmış olmamız lazım. Çocuklarımızı bilime ve sanata yöneltmek yerine, dogmalara ve batık bir kültüre yönlendirmek için gerçekten çıldırmış olmamız lazım. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? Ortadoğu'nun ne halde olduğuna bakmak, bu endişelerin hiç de yersiz olmadığını anlamak için yeter de artar bile.

 

Çocuklarımıza ve geleceğimize bu kötülüğü yapmayalım..

yam_yam

Mahkûm (Hikaye)

Sevgili Karıcığım;

 

Bu mektubu, sana ulaşıp ulaşamayacağını bilmeden yazıyorum. Umarım ulaşır. Bir arkadaşım, sana bu mektubu ulaştırabileceğini iddia eden adamlara güvenebileceğimi söyledi. Gerçi yüzde yüz garanti veremiyorlar. Biraz riskliymiş. Yöntemlerini çok gizli tutuyorlar. O yüzden bu mektubun sana nasıl ulaşabileceği konusunda hiç bir fikrim yok. Tek bildiğim, bu mektubun sana ulaştırılması karşılığında 25 günlük kahvaltımdan feragat etmek zorunda kaldığım. Aslında 30 günlük istemişlerdi ama nasıl sıkı bir pazarlıkçı olduğumu bilirsin. Sakın endişelenme. Zaten sabah kalkar kalkmaz pek yiyemediğimi biliyorsun. Acıkana kadar da öğle yemeği vakti yaklaşmış oluyor. Hem ben yine iyi durumdayım. Burada birçok kimse günü tek öğünle geçirmek zorunda kalıyor. Hatta duyduğum kadarıyla 48 saatlik yemeğinden feragat edenler bile varmış. Sonuçta burada para geçerli bir araç değil. İnsanlar özel bir takım istekleri olduğunda yemeklerinden feragat etmek zorunda kalıyorlar.

 

Bulunduğumuz yeri sana tarif edebilmem epey zor. Viranelikle teknolojinin karışımı bir yerdeyiz. Virane, çünkü çevresi yüksek ve kalın duvarlarla çevrili, bombardımanlarla harabeye dönmüş bir şehrin içindeyiz. Teknolojik, çünkü her ihtiyacımız kolumuzdaki bileklikler sayesinde otomatik makinelerce karşılanıyor. Bilekliğimizi yemek makinesine okuttuğumuzda alüminyum folyoya sarılı öğünümüz önümüze geliyor. İçme suyu da benzer şekilde... Ancak içme suyu bu mevsim için günlük 1 litre ile sınırlı. Onu da en en az üçer saatlik aralıklarla birer su bardağı şeklinde alabiliyoruz.

 

Haftada bir banyo yapabiliyoruz. Tabii yine otomatik makinelerce... Bilekliğimizi okutup makinenin içine giriyoruz. Makine içerisinde kalabileceğimiz maksimum süre 1 dakika ile sınırlı. Bu sürenin ilk 30 saniyesinde köpük, son 30 saniyesinde ise durulanma suyu akıyor. Tuvalet konusunda bir sınırlama yok; ancak tuvaletlerimiz teknolojik değil. Burada bu konudan bahsetmek istemiyorum.Yalnız hiç de hijyenik olmadığını bilmen yeterli olur sanırım.

 

Burada herkes yeşil renkli tek tip üniforma giyiyor. Ayda bir bu üniformaları bir makinenin içine bırakıyoruz ve yenilerini alıyoruz. İç çamaşırlarını ise her banyo sonrası makine veriyor. İİç çamaşırları, daha önce hiç görmediğim bir kumaştan üretilen tek kullanımlık çamaşırlar. Çok rahat olduğu söylenemez ama idare ediyor işte.

 

Bildiğimiz anlamda yatak, yastık, yorgan gibi eşyalarımız yok. Geceyi harabeye dönmüş binaların içinde, bir karış yüksekliğindeki saman yığınlarının üzerinde geçiriyoruz. Neden bilmiyorum, geceleri de soğuk olmuyor burada. Bir yorgana ihtiyaç duymuyoruz. Açıkçası ilk zamanlar bu tuhaf yatağa alışmakta epey zorlanmıştım. Sorun kaşındırması ya da rahatsız olması falan değil. Sorun fareler.. Bu saman yığınlarının içinde cirit atıyorlar. İlk zamanlar fareler yüzünden geceleri uyuyamıyordum. Bana dokunduklarını düşünmek bile o kadar tiksindirici geliyordu ki, bir kaç gece çıplak betonda, kıyafetlerimi yere sererek uyumayı denedim. Olmadı... Mecburen o saman yığınlarına dönmek zorunda kaldım. Şimdi artık varlıklarına alıştım. Muhtemelen tüm gece üzerimde dolanıyorlar ama ben farketmiyorum bile. Bu arada sen hiç evcil bir fare görmüş müydün? Hamster'dan falan bahsetmiyorum. Bildiğin fare... Adını "Mayki" koymuşlar. Seslendiklerinde çıkıp geliyor. Kendi etrafında dönmek gibi bir kaç hareket de öğretmişler. Komut verdiklerinde kıçını yakalamaya çalışır gibi etrafında dönüyor. Tabii ödülünü de alıyor. Garip doğrusu...

 

Günümüzün çoğu dıraşıda geçiyor. Yapılacak pek bir şey yok burada. Düşünmek ve sohbet etmek için bol bol vaktimiz var. Arada küçük taşlarla icat edilen bazı oyunlar da oynuyoruz. Yalnız yağmura dikkat etmemiz gerekiyor. Yağmur suyuna maruz kaldığımızda cildimiz kızarıyor ve bir kaç günü kaşınarak geçirmek zorunda kalıyoruz. Kaşıntılar geçtikten sonra bir süre de kaşınmaktan oluşan yaraların geçmesini bekliyoruz. Anlayacağın burada yağmur yerine zehir yağıyor.

 

Şehri çevreleyen duvarlardan biri aynı zamanda şehri ortadan ikiye bölüyor. Bizim bulunduğumuz tarafta hafif suçlardan mahkum olanlar var. Diğer tarafta ağır suç mahkumları varmış. Oradaki şartların çok daha kötü olduğu söyleniyor. O taraftan bazen insanın içini ürperten çığlık sesleri geliyor. Ne olduğunu bilmiyoruz ama buradan bazıları her çığlık sesinden sonra "birinin kolu daha gitti" diyor. Galiba bilekliklerini almak için yapıyorlarmış. Tanrım ne vahşet ! Neyse ki bizim tarafta böyle şeyler olmuyor. Çarptığım adam kazayı hafif sıyrıklarla atlattığı için tanrıya her gün dua ediyorum.

 

Burada gardiyan ya da herhangi bir görevli yok. İilk geldiğim günden bu yana mahkumlar dışında kimseyi görmedim. Sanırım mahkumların kalın ve yüksek duvarları aşamayacağını düşünüyorlar. Haksız sayılmazlar. O kadar yüksekler ki, bir ipi duvarın ucuna ulaştırabilmek için zıpkın falan kullanmak gerekir herhalde. Oraya ulaşsan bile, dikenli teller yüzünden vücut bütünlüğünü koruyarak diğer tarafa ulaşmak imkansız. Bizim bölümde görece kısa süreli mahkumlar olduğundan kaçış konusunda ne bir plan, ne de bir teşebbüs görmedim, duymadım. Muhtemelen "yakalanırsam diğer tarafa götürürler beni" korkusu da etkili olmuştur bu konuda.Birilerinin burasıyla ilgilendiğinin tek göstergesi, her sabah duyduğumuz kamyon gürültüsü. Sanırım erzak ve diğer ihtiyaçları bu kamyonlarla getirip makinelere yüklüyorlar.

 

Bu arada sağlığımın iyi olduğundan bahsetmedim sana. Endişelenme iyiyim ben. Bilekliğimiz düzenli olarak nabız, tansiyon, ateş gibi vücut değerlerini ölçüyor. Gerekirse makinelere yönlendirip ilaç almamızı sağlıyor. Ben hiç kullanmadım ama ciddi sağlık sorunu olanların girdiği bir makine var. Bu makine vücut içi görüntüleme teknikleri kullanıyormuş. Burada bulunduğum sürede hiç acil bir vaka olmadı. Söylendiğine göre acil vakalarda, önce bilekliklerden vücuda etken bir madde enjekte ediliyormuş. Sonra da tıbbi çıkış noktasından alıyorlarmış hastayı.

 

Benim için sakın endişelenme lütfen. Umarım benim de sizler için endişelenmemi gerektirecek bir durum yoktur. Burada tek sorunum sizlere olan özlemim. Çocuklara, onları çok özlediğimi ve iş seyahatinden döndüğümde onlara bir sürü oyuncak getireceğimi söyle. Umarım bu mektup eline geçmiştir.Şimdilik hoşçakalın...

 

Seni hala büyük bir aşkla seven kocan....

yam_yam
blog-0503990001432715865.jpg

Erdoğan, "Papa'nın özel uçağı var, bizim dini liderimizin neden olmasın?" demiş. Eh, ne de olsa erkek deveyi dişi deveden ayırt edemeyeceğini düşündüğü bir topluma seslendiğinden, gerçeğe ve akla mugayir beyanlar vermekten çekinmiyor.

 

1 - Papa'nın özel uçağı yoktur. En son Türkiye ziyaretine de Alitalia'nın (İtalya Hava Yolları) kendisine tahsis ettiği uçakla gelmiştir.

 

2 - Türkiye ziyaretinde kullanmak üzere Fiat Albea araç talep etmiş, ancak kendisine güvenlik gerekçesiyle lüks bir araç tahsis edilmiştir.

 

3- Papa yalnızca bir dini lider değildir. Papa, Vatikan Devleti'nin devlet başkanıdır. Aynı zamanda dünya üzerinde 1 milyardan fazla kişinin ruhani lideridir.

 

4 - Erdoğan "Bizim dini liderimiz" demiş. Türkiye'nin resmi ya da gayriresmi olarak ne zamandan beri bir dini lideri var? Diyanet İşleri kanunla belirlenen görevleri yerine getiren bir kurumdur ve başkanı da dini lider değil, atama ile görevlendirilen bir memurdur. Yoksa... Şeyhülislam..? Halife..?

 

5 - Son olarak,

 

- Şecaat arzederken merd-i kıpti sirkatin söyler.

 

- Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştiha sizin
Doyunca, tıksırınca, çatlayıncaya kadar yiyin.

 

- Oynatmaya az kaldı, doktorum nerede?

yam_yam

Akıl Tutulması

blog-0687437001426848188.jpg

Türkiye'den parçalı olarak izlenebilen güneş tutulması an itibariyle devam ediyor. Ne yazık ki bazı bölgelerde bulutlanmadan dolayı tutulma izlenemiyor.

 

Güneş tutulması bir tarafa da, ülkece hemen her gün akıl tutulması yaşar olduk. Dün (19.03.2015) Tayyip Erdoğan, Harp Akademileri Komutanlığı'na yaptığı ziyarette,

 

"Samimiyetle ifade ediyorum; eski Genel Kurmay Başkanımız başta olmak üzere, birlikte mesai sarf ettiğim için yakından tanıdığım pek çok komutanın tutuklanmasına şahsen gönlüm hiç bir zaman razı olmadı. Tereddütlerimi, itirazlarımı o dönemde bu işin sorumlularına ifade ettim, hatta kamuoyu önünde de dile getirdim."

 

demiş. Halbuki biz Erdoğan'ı, ordunun tasfiye sürecinin başlangıcı olan Ergenekon davasının savcısı olarak biliyorduk. Ergenekon davası başta olmak üzere, sonrasında orduya yönelik açılan davalarda da mağduriyet söylemlerini dillerinden düşürmemişlerdi.

 

Evet Erdoğan, (yanlış hatırlamıyorsam 2012 yılında) İlker Başbuğ'un tutuklanması konusunda tutuksuz yargılama istediğini ifade etmişti. Ancak Ergenekon davası 2008 yılında açıldı ve 2012 yılına kadar pek çok ordu mensubu yıllarca tutuklu kaldılar. Peki aradan geçen yıllar boyunca tutuklu kalanlar için rahatsız olmayan Erdoğan, Başbuğ'un tutuklu yargılanması için neden rahatsız olmuştu? Bence iki seçenek var :

 

1- Ülkenin genel kurmay başkanının tutuklanması konusunda yöneltilecek olan eleştirileri yumuşatmaya yönelik samimi olmayan bir açıklamaydı (ki Başbuğ'un tutuklanmasını bizzat Erdoğan'ın istediği yönünde ciddi iddialar atıldı ortaya bknz :http://www.cnnturk.com/haber/turkiye/basbugun-tutuklanmasini-basbakan-istedi )

 

2- İşler çığrından çıkmıştı.

 

Netice itibariyle her durumda mağdur olan bir Erdoğan var ortada. Davalar sırasında, yapılacak olan darbenin hedefi olmakla mağdur olmuştu, tüm bu davaların kumpas olduğunun ortaya çıkmasından sonra da, kandırıldıkları için mağdur oldular. Peki tüm bu olayların müsebbibi kim? Paralel çete.. Zaten paralel çete de gökten zembille inerek her kurumun içine girdi.

 

Evet ülkece akıl tutulması yaşıyoruz. Ne yazık ki bu tutulma, güneş tutulması gibi gelip geçici görünmüyor.

yam_yam

Doğalgaz Lobisi !

Termik santral yapılacağı gerekçesi ile, yangından mal kaçırır gibi bir anda 6.000 zeytin ağacının kesildiği Yırcalı Köyü'nden bir grup köylü, köylerinde termik santralı yapılması için 4.000 imza toplayarak Enerji ve Tabii Kaynakları Bakanı Taner Yıldız'a teslim etmişler.

 

Köylerinde termik santral yapılmasını isteyen köylüler "Dışarıdan gelen Green Peace üyeleri, doğalgaz lobisi ve bazı muhalefet milletvekillerinin de kışkırtmasıyla bizler mağduruz" demişler.

bknz : http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/28493617.asp

 

Termik santralı yapacak olan şirketler grubunun başkanı da, yaklaşık 3 ay önce "Doğalgaz lobisinin işi" demişti.

bknz : http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/27852670.asp

 

Belli ki köylülerin eline bir metin tutuşturup, "Bunu söyleyeceksiniz." demişler. Kızmıyorum o köylülere; kızamıyorum. Asıl kızdığım, köylünün 3 kuruşa muhtaç edilerek, böylesine arsız bir tiyatroda figüran olarak kullandırılmalarıdır.

yam_yam

Big Brother Is Watching You !

Manken Merve Büyüksaraç'a Erdoğan'a hakaret ettiği gerekçesi ile dava açılmış ve böylece Erdoğan'ın açtığı hakaret davalarına bir yenisi daha eklenmiş. Bence her ilde en az bir mahkeme Erdoğan'ın açtığı/açacağı hakaret davalarına bakmak üzere özgülensin. Böylece mahkemeler üzerindeki ciddi bir yük hafiflemiş olacak ve diğer davalara bakma fırsatı bulacaklardır.

 

Elbette hakareti meşrulaştırmak doğru değildir; bu yazıyı yazmaktaki amacım da bu değildir. Pekala herkesin, kendisine hakaret edildiğini düşündüğünde yargı yoluna başvurması kadar doğal bir şey olamaz. Her ne kadar eleştiriler noktasında en çok hoşgörü göstermesi gerekenler siyasiler olsa da, özellikle basın yolu ile edilen hakaretler için hoşgörü beklemek de doğru olmayabilir.

 

Erdoğan'ın açtığı hakaret davalarına bakınca, ne gazeteci, ne öğretmen, ne de öğrenci gözetilmeden hemen herkese davalar açıldığını görüyoruz. 16 yaşındaki bir çocuğun bile Erdoğan'a hakaret ettiği gerekçesi ile tutuklandığını göz önüne aldığımızda, bu davaların bir hak arama çabasından ziyade, baskı ve yıldırma amacıyla yapıldığı açıktır. Muhtemelen Erdoğan'ın bu amaçla oluşturduğu kalabalık bir ekip var ve gerek basılı ve görsel medyayı, gerek sosyal medyayı ve hatta protesto gösterilerini bile tek tek inceleyerek kime dava açabiliriz diye didik didik tarıyorlar.

 

Tüm bunlar bana George Orwell' ın 1984 adlı romanını hatırlatıyor: Big brother is watching you.

 

Nasıl olsa iç güvenlik yasa tasarısının maddeleri de bir bir meclisten geçiyor. Artık dava açmaya bile gerek kalmadan 101 numaralı odaya* alınmamız çok da uzak bir olasılık değil.

 

* George Orwell'ın 1984 adlı romanında, partiye muhalefet edenlerin hayatlarındaki en büyük korkularıyla başbaşa bırakıldıkları oda.

yam_yam

Çocuk mu Kandırıyorsunuz?

Başbakan Davutoğlu, "Eşme için izin falan talep etmedik nota verdik, yani 'Biz oradayız, orada olacağız' kayda geçirmek için. Orası artık bizim toprağımız. Kimse de buna itiraz edemez veya kimse buna meydan okuyamaz. Yani birisi meydan okuyorsa oraya dokunsun bakalım, anında müdahale edilir." demiş.

 

Al sana aklımızla alay eden demeçlerden bir tanesi daha. Yahu daha bir kaç gün önce "risk" gerekçesi ile vatan toprağı kabul edilen bir bölgeyi, tası tarağı toplayarak başka bir yere taşıyan siz değil miydiniz? Orası vatan toprağı değil miydi? Şimdi bu neyin atarlanması? Madem bu kadar atarlanacak gücümüz vardı da, tası tarağı toplayıp neden terk ettik vatan toprağını? Çocuk mu kandırıyorsunuz nedir anlamadım... Ya da "anında müdahale edilir" den kasıt, türbenin yine bir başka yere taşınacağı mıdır?

yam_yam

Suikast Şenlikleri !

Havuz medyasının bugünkü (20.02.2015) manşetleri :

 

Star : Pensilvanya'dan Sümeyye'ye Suikast Emri

 

Akşam : Sümeyye Erdoğan'a Suikast

 

Güneş : Pensilvanya'dan Suikast Talimatı - Sümeyye'nin İcabına Bakın

 

 

Havuz medyası 4. suikast şenliklerini başlatmış. Eğer suikastçılar siyah bandanalı, deri eldivenli ve yarı çıplak değillerse hayatta inanmam..

yam_yam

Taciz Yetmez, Kezzap Atın !

Kepez Atatürk Anadolu Lisesi'ne yeni atanan müdür yardımcısı, okuldaki erkek sınıf başkanlarını toplayarak kısa etek giyen kız öğrencilerin peşine takılmalarını, önce uyarmalarını, sonra da gerekirse taciz etmelerini söylemiş. Böylece bundan rahatsız olan kız öğrenciler düzgün giyinmek zorunda kalacaklarmış.

 

Bence taciz yeterli değil. O erkek öğrencilerin ellerine birer kezzap şişesi tutuşturup, ibret-i alem olsun diye kezzap attırsınlar; daha etkili olur.

 

Şimdi "Bunu da mı hükümete bağlayacaksın?" diye soracaklar olabilir. Müsaade buyurursanız, evet bağlayacağım.

 

Geçtiğimiz yıl 7 bin okul müdürünün görevlerinden alınarak yerlerine AKP'li kadroların nasıl atandığını şuradan görebilirsiniz :

http://www.sendika.org/2014/08/7-bin-mudur-gorevden-alindi-egitim-tarihinin-en-buyuk-kadrolasma-operasyonu/

Bu yeni atanan kadrolar içerisinde "liyakat" arandığını düşünmek fazlaca saflık olur. Her söylemini, her eylemini daha fazla muhafazakarlaşma adına yapan hükümetin, atadığı kadrolardan ne beklediğini tahmin etmek de zor değil. Evet, insanlığını kaybetmemiş, hiç bir aklı başında yöneticinin böyle bir işe kalkışacağını düşünemeyiz; ancak artık kraldan çok kralcı olanların el üstünde tutuldukları da yadsıyamayacağımız bir gerçek. Yadsıyamayacağımız bir gerçek daha var ki, normalde kanımızın donmasını bekleyeceğimiz haberlere artık şaşıramıyoruz bile ve ne yazık ki bunlar daha iyi günlerimiz.

yam_yam

Ay Ben Gülerim !

Başbakan Davutoğlu, Ak Parti Belediye Başkanları İstişare ve Yönlendirme Toplantısı'nda yaptığı konuşmada aynen şöyle demiş :

 

"Buradan farklı partilerden 12 büyükşehir belediyesi başkanına sesleniyorum. AK Parti'ye oy vermiş ilçelerimizi cezalandırmayın bunun yapılması durumunda gerekli hukuki, işlem yapılır."

 

Ay ben gülerim.. Hatta sadece ben değil, o 12 büyükşehir belediyesinde yaşayan herkes güler.

 

Önce, daha dün tarihli (18.02.2015) şu habere bakalım :

 

Raylarda da üvey evlat : Bakanlıktan İzmir'e proje yok !

 

Bakanlar Kurulu Kararı Resmi Gazetede yayınlandı. Buna Göre Ulaştırma Bakanlığı İstanbul, Ankara ve Antalya'da metro projelerini üstlenirken Üçkuyular-Narlıdere ve Üçyol-Buca Metro hatlarını programa almadı.

http://www.egedesonsoz.com/haber/Raylarda-da-uvey-evlat-Bakanliktan-Izmir-e-proje-yok-/891457

Ulaştırma Bakanlığı 2015 yılında kenti içi ulaşım için Ankara'ya 955 milyon, İstanbul'a 750 milyon lira ayırırken, İzmir'e sadece 62 milyon lira ayırmış. Lütfetmişler doğrusu..

 

Yıllardır, AKP dışındaki yerel yönetimler "Merkezi yönetimden yeteri kadar destek alamıyoruz" diye feryat ederken kulaklarını tıkadılar, şimdi de bunu söylüyorlar.. Birazcık samimiyet...

yam_yam

Bir Fatiha da Siz Okuyun

Cumhurbaşkanı (!) Erdoğan, feministler için "Ya senin bizim dinimizle, medeniyetimizle ilgin yok ki.Biz sevgililer sevgilisinin hitabına bakıyoruz" demiş.

 

Siz kimsiniz? Sizin dininiz ne? Sen cumhurbaşkanı mısın, halife misin, diyanet işleri başkanı mısın, papa mısın, kardinal misin? "Biz" den kastın kim? Türk Halkı ise, bu halkın içerisinde müslümanı da, hristiyanı da, musevisi de, ateisti de var. Bu ülkede yaşayan herkes sizin dininizle ilgili olmak zorunda mı? Hala ayrıştırma, hala ötekileştirme, hala kutuplaştırma çabası. Üstelik cumhurbaşkanıyım diye dolaşan birinin bakacağı yer sevgililer sevgilisinin hitabı değil, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasıdır. Ne anayasa tanıyorlar, ne hak, ne de hukuk..

 

Laik ve demokratik devleti hunharca katlettiler. Biliyorsanız bir Fatiha da siz okuyun gari...

yam_yam

Timsah Gözyaşları

Kadına karşı işlenen suçlar neredeyse vaka-ı adiye haline gelmişken, hunharca, canavarca, adice bir cinayet daha işlendi bu ülkede. Bardağın son damlasıydı ki, toplumsal infial oluştu, ülke ayağa kalktı. Özgecan ilk kurban değildi; ne yazık ki son da olmayacak. Olayı geniş bir perspektiften değerlendirdiğimde, beni dehşete düşüren, iğrendiren, endişelendiren o kadar nokta var ki, hangi birisini sayacağımı şaşırdım.

 

Öncelikle bu olayın faillerini kısa sürede ortaya çıkaran kolluk kuvvetlerine kendi adıma tebriklerimi sunuyor ve teşekkür ediyorum. Dilerim adalet de en kısa zamanda gereken en ağır cezayı verir..

 

Bir ülkede bir suç sistematikleşmişse, artık orada suçun bireyselliğinden bahsetmek pek mümkün değil. Bu ülkede artık kadına karşı şiddet sistematikleşmiş ve bir sistem, kültür sorunu haline gelmiştir.

 

Dün (16.02.2014) Başbakan Davutoğlu da, kadına karşı şiddet için yeni bir eylem planından bahsederken "Yasalar yapılır ama önemli olan ortak yaşama kültürü konusunda güçlü bir seferberliğin başlatılması. Bu bir zihniyet, kültür meselesi" demiş. Doğru söylemiş... Doğru söylemiş ama, bu çarpık zihniyet ve kültürü yerleştirmek için ellerinden geleni yapan kendileri değil miydi? Şimdi bundan şikayet etmek komik olmuyor mu? Üstelik daha bir kaç yıl önce "kadınlara yönelik şiddet olaylarının muhalefetin ve medyanın istismarıyla artıyormuş gibi bir havada takdim edildiğini" söylememişler miydi? Karma eğitimi bile kaldırma eğiliminde olanlar, hangi ortak yaşam kültüründen bahsediyorlar?

 

Her söylem ve eylemleri, kadınları cinsellikleri ile ön plana çıkarıp onları toplumdan soyutlamaya, geri plana itmeye, ikinci sınıf insan yerine koymaya yönelik olmadı mı? AKP hükümeti, başa geldiğinden bu yana kadına yönelik söylem ve eylemleri ile, kadına karşı işlenen suçlardaki rekor artış arasında bir korelasyon yok mu?

 

"Kadın herkesin içinde kahkaha atmayacak, bütün hareketlerince cazibedar olmayacak, iffetini koruyacak" demediler mi?

 

Kendi resmi yayın organı haline getirdikleri TRT'de, Hamile kadının sokağa çıkmasının terbiyesizlik olduğu söylenmedi mi? Cinsiyet eşitliğine ters düşen, kadınlara yönelik baskıları teşvik eden bu söylemlere yapılan şikayetler için, daha dün yabancı bir dizide geçen "Tanrı" kelimesine ceza veren RTÜK, bu söylemin yayın ihlali olmadığına hükmetmedi mi? Dahası, bu söylemde bulunan kişi halen programına devam etmiyor mu?

 

Tecavüzcüsünden de hamile kalsa, kürtaj yaptırmaması gerektiğini söylemediler mi? Kadına, kendi bedeni üzerinde dahi hak sahibi olamayacağını dikte etmeye çalışmıyorlar mı?

 

"Anneler, annelik kariyerinin dışında bir başka kariyeri merkeze almamalıdır" demediler mi? Kadının çalışma özgürlüğüne set çekmeye, "kadının yeri evidir" demeye getirmediler mi?

 

Tüm bu ve buna benzer söylemler, giderek muhafazakarlaşan toplumda kadınları baskı altına alıp, öz güvenlerini yitirmelerine sebep olmuyor mu? Böyle bir ortamda kadınlar şiddet de görseler, tecavüze de uğrasalar seslerini çıkaramayacak duruma gelmiyorlar mı? Sen kadını yalnızca cinsel bir obje olarak ön plana çıkarır, üstüne de ikinci sınıf insan muamelesi yaparsan, bunu fırsat bilecek, kadın üzerinde şiddet ve tecavüz de dahil her hakkı kendilerinde görecek hastalıklı beyinler çıkmayacak mı?

 

Diğer taraftan, kadınların saçından bile tahrik olan zihniyet, bir çift kadın bacağı görünce sapıtıyor. Hoş, saçını, bacağını kapatsa elinden tahrik olacak. Elini kapatsa, gözlerinden tahrik olacak. Gözlerini kapatsa çarşafın altından seçilen vücut kıvrımlarından tahrik olacak. Perde arkasında dursa, kahkahasından tahrik olacak. Sonuç? Sonuç her halukarda tahrik olacağı için, en iyisi kadın kapı dışarı çıkmayacak. Bu işin sonu buraya varır çünkü.

Evet sayın başbakan, bu bir zihniyet ve kültür meselesidir. Bu noktaya gelmemizin sebebi, sizin kadını yalnızca cinsel bir obje yerine koyan zihniyetinizin ve yerleştirmeye çalıştığınız bu kültürün sonucudur. Bu zihniyette olanlar, şimdi Özgecan'ın ardından timsah gözyaşı döküyorlar. Vay benim köse sakalım...

yam_yam
blog-0835632001423910282.jpg

Diyanet İşleri Başkanlığı’nın aylık dergisinin şubat sayısında yer alan bir makalede, nişanlı çiftlerin “el ele dolaşmalarının dinen uygun olmadığı” savunulurken, fetvada, nişanlı çiftlere “İslami usullere göre görüşüp konuşmaları” önerilmiş.

Muhafazakarlık denen şey, böyle bir şey işte. İnsanlık adına bütün masumiyetleri yok eder. İlkokul çağındaki çocukların saçlarından tahrik olunacağını düşünür; türban takar, çocukluğun masumiyetini öldürür. El ele tutuşmanın, sevdiğinizin saçını, yüzünü okşamanın verdiği tüm hislerin yalnızca cinsellik barındırdığını düşünerek, dokunmanın masumiyetini öldürür. Velhasıl, ahlak denilen şeyin, kadın ile erkek arasındaki ilişkinin yalnızca cinsellikten ibaret olduğu iddiasında bulunduğunu düşünerek sevginin masumiyetini öldürür.

Tüm masumiyetlerimiz aynı hızla gasp ediliyordu; birinciliği hangisine vereceklerini bilemediler.

yam_yam

Kimin Cumhurbaşkanı?

  1. Erdoğan, öldürülen Filistinliler için İsrail Cumhurbaşkanı Peres'e "Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz" dedi.
  2. Erdoğan, Mısır’da İhvan lideri Muhammed Biltacı’nın ölen kızı Esma’ya yazdığı mektubun okunması sırasında canlı yayında ağladı.
  3. Erdoğan, Suriye’deki kimyasal silah kullanıldığı iddia edilen saldırıya ilişkin “O çocukları nasıl öldürdünüz, hâlâ birileri yorum getirmeye çalışıyor. BM Genel Kurulu toplandı hâlâ doğru bir açıklama yok. Aynı şey Mısır için oldu, orda da bir kınama dahi yok” ifadelerini kullandı.
  4. Erdoğan, ABD'de geçtiğimiz günlerde üç Müslüman gencin öldürülmesinin ardından Obama'ya seslenerek: "Ben, Sayın Obama'ya sesleniyorum, 'Neredesin Başkan' diyorum. Dışişleri Bakanına, Biden'e sesleniyorum, 'Neredesiniz' diyorum. Biz siyasiler, ülkemizde işlenen cinayetlerden sorumluyuz. Tavrımızı ortaya koymak zorundayız. Çünkü halk size oylarını verirken 'Benim can güvenliğimi, mal güvenliğimi sağlayacaksın' diye veriyor." dedi.

Şimdi gelelim bu tarafa...

  1. Türkiye'de son 10 yılda resmen kadın katliamı yaşanıyor; Erdoğan'dan bu konuda hiç açıklama gelmedi. Yalnız şöyle bir şey söylemişliği var : "Kadın-erkek eşitliği fıtrata ters".
  2. Türkiye'de kaza görünümlü iş cinayetinde tek seferde 300 işçimiz öldü; Erdoğan'ın tek söylediği "Bu işin fıtratında var"
  3. Gezi olaylarında, biri 14 yaşında olmak üzere 8 kişi polisin aşırı şiddet ve hedef gözeterek ateş etmesi sonucu hayatını kaybetti; Erdoğan "emri ben verdim" dedi, polislerin kahramanlık destanı yazdığını söyledi.
  4. Reyhanlı'ya düzenlenen saldırıda 53 vatandaşımız hayatını kaybetti; Erdoğan "53 sünni vatandaşımız şehit oldu" dedi.

Erdoğan'ın söylediğine göre, madem siyasiler ülkelerinde işlenen cinayetlerden sorumlular, biz de soralım o zaman "Sizin sorumluluk alanınız neresidir hocam?" Siz kimin/nerenin cumhurbaşkanısınız?

yam_yam

Fazıl Say

"Ünlü piyanist ve besteci Fazıl Say, hakkında twitter mesajları nedeniyle "halkın bir kesiminin benimsediği dini değerleri alenen aşağılama" suçlamasıyla 1.5 yıla kadar hapis cezası istemiyle hazırlanan iddianame mahkemece kabul edildi."

 

 

Hayırlı uğurlu olsun.. Fazıl Say aşağıda yazılı 'tweet' leri için İslam dinine, bu dine mensup müslümanlara yönelik ağır hakaretler ederek dini değerleri alenen aşağıladığı iddiasıyla yargılanacakmış :

 

"Tanrı, uğruna yaşayacağın bir şey mi, öleceğin bir şey mi yoksa hayvanlaşıp öldüreceğin bir şey mi? Bunu da düşün"

 

"Rakı cennette varsa ve cehennemde yoksa ama chivasregal cehennemde var cennette yoksa? o zaman ne olacak? Asıl önemli soru bu !!!"

 

"Bilmem farkettiniz mi nerde yavşak,adi,magazinci,hırsız,şaklaban varsa hepsi Allahçı. Bu bir paradoks mu?"

 

"Müezzin 22 saniyede okudu akşam ezanını yahu.Prestissimmo con fuca!!! Ne acelen var? Sevgili? Rakı masası?"

 

"ateistim ve bunu bu kadar rahat söyleyebildiğim için gururluyum"

 

"Ben ateistim, diğer yarısını bilmem"

 

"Sanki; memleketin yarısı harbi ateist, diğer yarısı travmatik ateist!"

 

"Irmaklarından şaraplar akacak diyorsun, cenneti ala meyhane midir? Her mümine 2 huri vereceğim diyorsun, cenneti ala kerhane midir?"

 

"Bu akşam çok kişi ateist olmuştur, sağolsunlar"

 

Evet Fazıl say bunları söyleyerek İslam dinine ve müslümanlara ağır hakaretler etmişmiş.. Cumhuriyet savcısı, Fazıl Say'ın Allah, cennet cehennem gibi kavramların anlamsız, gereksiz ve değersiz olduğu kanaatini uyandıracak şekilde dini değerleri aşağılamak kastıyla yazdığı kanaatine varmış. Mahkeme de iddianameyi incelemiş ve kabul etmiş.

 

Yukarıdaki ifadeleri "hakaret kastı olabilecek ne olabilir" diye tekrar tekrar okudum. Belki en fazla zorlarsanız "Bilmem farkettiniz mi" ile başlayan cümle biraz kafa kurcalayabilir.. Ama orada da "Allahçıların hepsi yavşak,adi, hırsız ve şaklabandır" demiyor ki... Bu saydıklarının Allahçı olduğunu söylüyor. E işinize gelince "halkın %99 u müslüman" diyordunuz ya.. Öyleyse yavşak, adi, hırsız ve şaklabanların da %99'u müslüman olmuyor mu?

 

Yahu ateist olduğunu ifade etmek ne zamandan beri dini değerlere hakaret unsuru taşır oldu? Bu ifadelerin iddianamede ne işi var? Ha, bu ifadelerin söylenmesi ile Fazıl Say'ın ateist kişiliği arasında bağlantı kurulmak isteniyorsa ne diye suç unsuru taşıdığı iddia edilen ifadelerin içerisinde yer alıyor? Ateist olduğunu söylemek suç mudur?

 

Şaka gibi ama suç unsuru teşkil ettiği iddia edilen ifadelerin arasında Ömer Hayyam'dan dizeler de var. Demek ki Ömer Hayyam'ın kitaplarının da aynı gerekçelerle toplatılması yakındır.

 

Şimdi asıl zurnanın zırt dediği yere gelelim..

 

Yahu her gün Türkiye'de sayısız insan İslam ve kutsal kabul ettikleri Kur'an üzerinden bilinçli veya bilinçsiz bana ve inanmayanlara hakaretler yağdırıyorlar. Hakaret mi istiyorsun? Al sana hakaret :

 

16/105- Yalanı, ancak Allah'ın âyetlerine inanmayanlar uydurur. İşte onlar, yalancıların ta kendileridir. (Sırf inanmadığım için bana yalancı deniliyor)

 

16/60- Kötü sıfatlar ahirete inanmayanlara aittir. (Sırf inanmadığım için bana kötü sıfatlar yükleniyor)

 

31/32- ...... Bizim âyetlerimizi ise ancak son derece kaypak, son derece nankör olanlar inkar eder. (Sırf inanmadığım için bana kaypak ve nankör deniliyor)

 

8/22 Şüphesiz Allah katında hayvanların en kötüsü, düşünmeyen sağırlar ve dilsizlerdir.(Bana hayvan deniliyor)

 

25/44 ...... Onlar hayvan gibidirler, belki yolca onlardan daha da şaşkındırlar. (Bak hala hayvan deniliyor)

 

E bunlar ne? Sen her gün 5 vakit bana hakaretler yağdır, sonra utanmadan kalk "filanca kişi benim inancıma hakaret etti" diye dava aç.. (Sözlüklerin popüler jargonundan gelsin : Ya ben lan neyse bir şey demiyorum)

 

Buradan cumhuriyet savcılarımıza suç duyurusunda bulunmak istiyorum:

 

Türkiye'de her gün insanlar inancım (inançsızlığım) bahanesiyle bana hakaretler yağdırıyorlar. Bunu da kutsal kabul ettikleri kitaplar vasıtasıyla yapıyorlar. Kur'an'da geçen ilgili ifadeler açıkça halkı kin ve düşmanlığa tahrik ve aşağılama suçunu barındırdığından, adı geçen kitabın toplatılmasını ve toplu ibadet alanlarından ilgili ayetler vasıtasıyla şahsıma hakaretler edilmesini önlemek amacıyla gereğinin yapılmasını arz ediyorum.

yam_yam

Kürtaj II

Ülkede artık tanımlamakta da, inanmakta da zorluk çektiğim şeyler oluyor.. 2 gün önce kürtaj ile ilgili yazımı yazdıktan hemen sonra Başbakan'ın "Zaten bakanıma söyledim, kürtajla ilgili yasayı hazırlıyoruz ve çıkartacağız" söylemiyle karşılaştım. Zaten AKP hükümetinin bu konuda yıllardır izlediği bir yöntem olduğundan (Başbakan bir konuda bir şeyler söyler, hemen ardından hükümet kanadından bir veya bir kaç siyasetçi bunu destekleyen açıklamalarda bulunur ve bundan sonra Başbakan çıkıp "Bunu yapacağız" der ve yapılır. Yaptım oldu.) şaşırtıcı olan bu değil. Benim anlamakta güçlük çektiğim, herkesi kör, alemi sersem zannedilerek yapılan açıklamalar ve atılan adımların cânım ülkemde doğal karşılanıyor olması.

 

Başbakan "yasayı hazırlıyoruz ve çıkartacağız" diyor, Sağlık Bakanı "Kürtaj konusu 12 Eylül yasası olarak darbeden sonra bir oldu bittiye getirilmiştir. Elbette tartışacağız. Tartışan bir Türkiye istiyoruz" diyor. Tartışma böyle mi olur? Bunun anlamı "Biz yasayı çıkartırız, siz isterseniz sabahtan akşama tartışın" dır.. Üstelik kürtaj ile darbe anayasası arasındaki bağlantı da tam olarak "dam üstünde saksağan, vur beline kazmayı" kıvamında olmuş.. Sanırım "Bu yasa darbeci bir zihniyetin ürünüdür" algısı yaratılmaya çalışılıyor. Vay benim köse sakalım!!

 

Bu yasaya en çok karşı çıkması gerekenler TBMM içerisindeki bayan milletvekilleri olması gerekirken, bakıyoruz ki hükümetin bayan milletvekilleri sus pus olmuşlar. Kendisi de bir bayan olan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanımız ise kürtaj ve sezaryen konusunda akıl ve bilimin dediğinin uygulanacağını söylemiş. Yersen.. Yaratılış teorisi (!) ni evrim teorisinin alternatifi diye ders kitaplarına koyan bir zihniyetin, akıl ve bilimden neyi kastettiğini tahmin etmek güç değil.

 

Başbakan "Sezaryen olayı aynı zamanda bu milletin nüfusunu dengeleme, engelleme operasyonundan başka bir şey değildir." demiş.. Buna söyleyecek söz bulamıyorum.. Geçen gün tesadüfen farklı konuda rastladığım bir yorumu alıntılamakla yetineceğim : "40 yıllık tinerciyim, böyle kafa görmedim."

yam_yam

Kürtaj

Milli görüş gömleğini çıkardıklarını iddia ederek başa geçenlerin, artık "ustalık dönemi" diye tabir ettikleri dönemi hep birlikte yaşıyoruz hamdolsun !! E zaten ülkenin ilgilenilmesi gereken yüzlerce, binlerce sorunu ulu orta dururken, çıkardıklarını iddia ettikleri gömleğin cebinden aldıkları ajandadaki maddeleri sırasıyla şakkadanak ülke gündemine sokmaları bu ustalığın göstergesi değil mi? Dünya üzerinde görülmemiş derecede ileri demokrasi teknikleri kullanarak, ülkeyi muasır medeniyet seviyesinin gerektirdiği (ve hatta ötesinde) muhafazakarlığa sürüklemek için gösterdikleri insan ötesi çaba da takdire şayan doğrusu..

 

Hedefi "dindar bir nesil yetiştirmek" olanların, ne olursa olsun din dışı uygulamalara müsamaha göstermeyeceklerini anlamak için ermiş olmaya gerek yok. Ha bugün gösteriyormuş gibi görünebilirler; ta ki o ajandalarındaki maddeleri birer birer ülke gündemine sokup yasalaştırana kadar.

 

Başbakan bir kaç gün önce çıktı ve "Sezaryenle doğuma karşıyım. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum" dedi. Olabilir.. Demokratik bir ülkede bir başbakanın da belli bir konuda kişisel fikrini beyan etmesi kadar doğal bir şey olamaz. Lakin biz bir demokratik ülkeden ziyade, ileri demokrasi ülkesi olduğumuzdan bizde biraz problem.. Biz başbakanın kişisel görüş ve isteklerini anında emir telaki ederek üzerine vazife alan siyasetçilerle dolu bir ülkeyiz!! Başbakanın ilgili söyleminin hemen ardından TBMM İnsan Hakları İnceleme Komisyonu Başkanı çıkarak, kürtajın bir insanlık suçu olduğunu, kürtaj ile doğacak çocuğun yaşam hakkının elinden alındığını, bunun kötü bir şey olduğunu ve anne karnında hayatını devam ettiren çocuğun maddi ve manevi varlığına karşı yapılan saldırıların cezalandırılması gerektiğini söyledi. Buna gerekçe olarak da insan hayatının tam olarak ne zaman başladığının bilinmemesi ve işin gelenek görenek boyutuyla birlikte insan hakları boyutu gösteriliyor.. Ne yazık ki (!) TBMM'nin gündemi ağırmış ve bunun için biraz beklemek gerekirse de önümüzdeki günlerde gündeme alınabilirmiş.. Hazmettire hazmettire yani..

 

Hedefi dindar bir nesil yetiştirmek olan Başbakan'ın, kişisel görüş ve isteklerinin kaynağı da malum; Din... O yüzden de özellikle son dönemlerde çıkarılan yasalara baktığımızda, sivil toplum kuruluşlarından ve daha da önemlisi konunun muhatabı olan bilim insanlarından görüş alınmadan, hatta onların karşı çıkmalarına rağmen yasalaştığını görüyoruz. Bunun son örneğini 4+4+4 olarak adlandırılan yasada gördük. Bu yasanın içeriğindeki pek çok madde, eğitimcilerin ve pedagogların karşı çıkışlarına rağmen yasalaştı.

 

Şimdi de görüyoruz ki kürtajın yasaklanmasına ilişkin olarak ciddi bir hazırlık içindeler. Türk Tabipler Birliği Kadın Hekimlik ve Kadın Sağlığı Kolu, Başbakan'ın sözlerine karşılık internet sitelerinden bir bildiri yayınladı. ( http://www.ttb.org.t...haber-3194.html ) Türk Tabipler Birliği de bu konu ile ilgili olarak yarın ( 30 Mayıs 2012) bir basın toplantısı düzenleyeceğini duyurdu.

 

Eminim ki Başbakan bu tepkilere karşılık yine belli bir alaycı üslup kullanacak, "monşer" benzeri bir yakıştırmayla küçümseyerek bunları ideolojik bir yaklaşım sergilemekle itham edecek ya da "taraf olmayan bertaraf olur" da sergilediği gibi aba altında sopa gösterecektir. Belki de her ikisi.. Ne de olsa bu konularda ulemadan cevaz alındıktan sonra gerisi laf kalabalığı...

 

 

Kürtaj neden yaptırılır peki? Genelde planlanmamış, istenmeyen gebelikleri sonlandırmak için. Bunun yanında anne hayatının tehlikede olması ya da doğacak çocuğun anomalili olması gibi durumlar da olabilir. Muhtemelen kürtaj yasağı ikincil durumları kapsamayacaktır. (E o kadar da değildir umarım) Buradaki yasağın amacı planlanmamış, istenmeyen gebeliklerin sonlandırılmasını engellemek. Peki bunun için zaten hali hazırda önlemler yok mu? Yani etkin doğum kontrol yöntemleri kullanılamaz mı? Örneğin doğum kontrolü için halkın büyük kesimini içine alacak şekilde bilinçlendirme çalışmaları ve bu yöntemlere daha kolay ulaşılmasını sağlamaya yönelik tedbirler alınamaz mı? Elbette olabilir... de, o zaman aşağıdaki gibi bir taşla 3-5 kuş vuramazlar..

  • Dince uygun olmayan bir uygulamayı yasaklamak..
  • 3 çocuk isteğinin önündeki engellerden birini kaldırmış olmak..
  • Kadınları kendilerince layık gördükleri konuma biraz daha yerleştirmek..
  • Kürtaj yasağıyla zina olarak değerlendirilen evlilik dışı ilişkilere bir nebze olsun çekince getirmek..

Sırf dogmatik bir nedene dayalı olarak getirilecek bu yasaklama, çok ciddi olumsuzlukları da beraberinde getirecektir. Bu olumsuzlukları önleyecek bir mekanizmanın kurulması da ne yazık ki mümkün değildir. Kürtajlar bir şekilde merdiven altlarında yine yapılacak, insanlar ilkel ve fiziksel şiddet içerikli yöntemlerle düşük yapmaya kalkacak, istemsiz dünyaya gelen çocuklar sosyal bir travmaya neden olacaklardır.

 

E ne diyelim... Yetmez ama evet...

yam_yam

MADDE VE YAPISI

MADDE VE YAPISI

 

İlkçağ felsefecilerinden tutun da, günümüz bilim insanlarına kadar üzerinde en çok kafa yorulan konu oldu madde. Nasıl olmasın ki ; gördüğümüz her şey maddeden.. Güneşimiz ve evrendeki milyarlarca benzeri, üzerinde yaşadığımız gezegen, soluduğumuz hava, bu yazıyı okumak için baktığınız ekran, fareyi kavrayan parmaklarınız hep maddeden ibaret.

 

Eski Yunan filozofları maddenin doğasını şiddetle tartışmışlar ve tüm görünen karmaşıklığına rağmen dünyanın basit olduğu sonucuna varmışlar. İ.Ö 600’lü yıllarda Thales, bütün maddelerin sudan yapıldığını ortaya attı. Empeodeles (İ.Ö 5. yy) tüm maddelerin farklı oranlarda karışmış olarak, dört temel madde ya da elementten oluştuğuna inandı; toprak, su, hava ve ateş. Bir sonraki yüzyılda Aristo, cennetten geldiğine inanılan “eter” adını verdiği beşinci bir maddeyi ekledi. Leucippus’un (İ.Ö 5.yy) da sadece bir çeşit madde olduğuna dair bir teorisi vardı. Buna göre eğer madde defalarca kesilirse, kalan son kısmın kesilemeyecek madde parçacığı olduğunu düşündü. Daha sonra Democritus, İ.Ö 400’lü yıllarda, kesilemeyen bu parçacıklara “bölünemeyen” anlamına gelen “atom” adını verdi. Fakat atomlara inanmayan Aristo, kendisini izleyen 2000 yıl boyunca en yetkin filozof olarak kabul edildiği için onun elementler ile ilgili düşüncesi hüküm sürdü.

 

Atomun yapısına ilişkin ilk bulgular J.J Thomson'un (1856-1940) 1887 yılında yaptığı deneylerden geldi. Thomson katot ışınlarında atomlardan daha küçük parçacıklar olduğunu keşfetmişti. Katot ışınları, düşük basınçta tutlan gazla dolu bir tüpün içine yerleştirilmiş yüksek gerilim terminaller arasından geçerken görülebiliyordu. Thomson'un korpüskül adını verdiği, bugün elektron dediğimiz bu parçacıklar eksi elektrik yüküne sahipti ve bir hidrojen atomundan 2000 kez daha hafifti. Bu parçacıklar tüpte hangi gaz kullanıldığına ya da terminallerin neden yapıldığına bağlı olmaksızın aynı değerde idiler; bu, elektronun tüm maddelerde olduğunu öngörüyordu. Atomlar ayrıca elektronların eksi yüklerini dengelemek için artı yükler de içeriyor olmalıydılar. Ernst Rutherford, radyoaktiviteyle ilgili yaptığı deneylerinde ortaya çıkan parçacıklarla atomu inceledi ve artı yükün minik bir çekirdekte yoğunlaştığını buldu. Rutherford böylece, gezegenleri elektronların, Güneş'i de atom çekirdeğinin temsil ettiği Güneş Sistemi'ne benzer bir atom modeli ortaya attı.

 

jjtfi2.jpgatom4xa6.gif

J.J. Thomson

 

 

20. yy maddeyi tanıma adına insanoğlu için bir dönüm noktası oldu. Elektronun keşfiyle birlikte ilk atom modelinin ortaya atılmasının ardından proton, nötron, pozitron, müon, pion, nötrino diye adlandırılan parçacıklar bulundu ve bunu yeni kuramlar izledi. Bohr, de Broglie, Heisenberg, Schrödinger, Fermi,Dirac, Feynman, Gell-Mann, Pauli gibi fizikçiler bu süreçte büyük roller üstlenmişlerdi. 1960 yılından sonra devreye hızlandırıcıların da girmesiyle çok sayıda bilinmeyen parçacık gözlendi. 1970’li yıllara gelindiğinde ise proton ve nötronun da kuark adı verilen daha küçük parçacıklardan oluştuğu görüldü.

 

1960’lar ve 70’lerde bilim adamları, kütle çekimini dışarıda bırakması ve öteki bazı eksikliklerine karşılık, o zamandan bu yana çarpıştırıcı deneylerinde görülen her parçayı açıklayan, daha derin bir kuram için fizikçilere fazla ipucu vermeyen “Standart Model” adlı bir kuram geliştirdiler.

 

STANDART MODEL

 

Standart Model farklı temel parçacıkların nasıl düzenlendiğini ve farklı kuvvetler aracılığında birbirleri ile nasıl etkileştiğini açıklayan bir teoridir. Temel parçacıklar kuarklar ve leptonlar olarak isimlendirilen iki aileye ayrılırlar. Bu ailelerin her biri altı parçacıktan oluşur ve birinci nesil en hafif, üçüncü nesil en ağır olmak üzere üç nesle ayrılır. Parçacıklar arasında da etkileşmeyi sağlayan dört farklı kuvvet ve kuvvet taşıyıcıları vardır.

 

Standart Model’in açıkladığı üç temel doğa kuvvetinden etkilenen ya da bunları taşıyan parçacıklar, hala bilinen ya da varlığı tahmin edilen temel parçacıklar ile, bunlardan yapılı bileşik parçacıklar olarak ayrılır.

 

Temel Parçacıklar

 

Ölçülebilir bir içyapıları olmayan, yani daha başka parçacıklardan yapılı olmayanlardır. Temel parçacıklar spin* denen kuantummekaniksel özelliklerine göre ayrılabilir. Bunlardan fermiyon denen parçacıklar ½ spinli, bozon denen parçacıklarsa tamsayı spinli olurlar. Fermiyonların bir özelliği de aynı enerji düzeylerinde sınırlı sayıda bulunabilmeleri, buna karşılık bozonların ise bir araya toplanabilmeleri. Temel doğa kuvvetlerini ileten parçacıklar bozon özelliği taşırken, bazı madde parçacıkları da bozon olabiliyor.

 

Fermiyonlar, tüm maddenin temel yapıtaşları. Bunlar da şiddetli çekirdek kuvvetinden etkilenip etkilenmediklerine göre sınıflara ayrılıyor. Standart modele göre 12 temel fermiyon çeşnisi bulunuyor: 6 kuark ve 6 lepton.

 

kuapf2.jpg

 

Evrendeki bütün görünen madde, ilk aile parçacıklarından meydana gelir : yukarı ve aşağı kuarklar ile elektronlar. İkinci ve üçüncü aileden parçacıklar kararsızdırlar ve ilk aileden parçacıklara bozunurlar Bu yüzden evrendeki bütün kararlı maddeler ilk aile parçacıklarından meydana gelir.

 

Kuarklar elektrik yükünden başka bir de renk yükü taşıyorlar. Renk yükü elektriksel

yük gibi iki değil, üç duruma izin veriyor. Bu renk yükleri sayesinde gluon alışverişinde bulunarak birbirleriyle güçlü etkileşime giriyorlar. Kuarklar daima çoklu bileşimler halinde bulunuyorlar ve asla tek başlarına gözlenemiyorlar.

 

kuarco6.jpg

Kuantum Kromodinamiğine (Kuantum Renk Dinamiği) göre altı değişik kuark var. Bunlar ‘yukarı’, ‘aşağı’, ‘garip’ , ‘tılsım’, ‘alt’ ve ‘üst’ kuarklar. Kütleleri birbirinden çok farklı. En hafifleri olan yukarı ve aşağı kuarkların kütleleri protonun binde biri yakınlarındayken, en ağır olan üst kuarkın kütlesi, protonun 190 katı kadar. Her bir kuark üç ‘renk yükü’nden birini taşır. Bu üç renk yüküne kırmızı, yeşil ve mavi adları verilir. Bu renk yükünün bildiğimiz renklerle hiçbir ilgisi yoktur; sadece fizikçiler tarafından verilmiş birer addır. Her bir kuarka karşılık gelen bir antikuark vardır ve her bir antikuark bir antirenk taşır. Güçlü etkileşimi ileten parçacıklar olan gluonların her biri bir renk, bir de antirenk yükü taşır. Böylece sekiz değişik gluon vardır. Kuarklar ve gluonlar etkileşime girdikçe renk yüklerini değiştirirler. Örneğin kırmızı yük aşıyan bir kuark, kırmızı ve antiyeşil yük taşıyan bir gluon atıp, yeşil yük taşıyan bir kuark haline dönebilir. Renk yüklerinin belli bileşimleri, renksiz olarak adlandırılır.Doğada gözlenen parçacıklar renksizdir, yani toplam renk yükleri sıfırdır. Resimdeki büyük kuarklar, yukarıda bahsettiğimiz kuarklardır ve “temel” ya da “valans” kuarklar olarak adlandırılır. Küçük olarak gösterilmiş kuarklarsa, sürekli ortaya çıkıp kaybolan ‘dinamik’ kuarklardır. Yay şeklindeki çizgiler ise gluonları temsil eder.

 

Leptonlardan elektron her atomun çekirdeğinde var ve çekirdeğin pozitif elektrik yükünü nötürleştiriyor. Elektrondan daha ağır olan muon ve tau; karmaşık parçacıkların bozunma, dönüşüm veya yok edilme süreçleri sırasında veya sonrasında ortaya çıkıyorlar. Elektrik yükleri ve görece büyük kütleleri sayesinde kolayca gözlemlenebiliyor; fakat ortaya çıktıktan sonra büyük bir hızla veya kısa bir sürede, daha hafif leptonlara, sonuç olarak da elektrona dönüşüyorlar. Dolayısıyla, etrafımızdaki görünür maddenin yapısında hiç yer almıyorlar. Nötrinolar ise, renk veya elektrik yükü taşımadıklarından, öte yandan çok küçük kütlelere sahip olduklarından diğer parçacıklarla ve dolayısıyla maddeyle çok zayıf bir kütleçekimi dışında hemen hiç etkileşime girmiyorlar. Örneğin dünyamızın bir tarafından girip , atomlarından tek bir tanesiyle bile etkileşmeksizin (yani hiçbir çarpışmaya girmeksizin) diğer tarafından çıkıp gidebiliyorlar. Bu özellikleri nedeniyle varlıkları doğrudan gözlenmek yerine , bozunmalar sırasında momentumun korunması gereğini yerine getiren bir varsayımdan hareketle keşfedilmiş.

 

Tüm bu parçacıkların her birine karşılık gelen bir de anti parçacıkları vardır. Anti parçacıkların parçacıklardan tek farkları yüklerinin zıt oluşudur; kütle,spin gibi özellikleri ise değişmez. Anti parçacıklar, parçacığın ismi önüne “anti” kelimesi getirilerek adlandırılır (Proton /Anti Proton gibi). Bu kuralın tek istisnası elektronun anti parçacığının pozitron olarak adlandırılmasıdır.

 

* Spin kavramı, dönme hareketiyle ilgili. Klasik mekanikte bir cismin açısal momentumu, yörüngesel ve spin olmak üzere iki farklı hareketten kaynaklanabilir. Örneğin Dünya’nın yörüngesel açısal momentumu, Güneş etrafındaki hareketinden, spin açısal momentumuysa kutup ekseni etrafındaki dönüşünden kaynaklanır. Kuantum fiziğinin hüküm sürdüğü elektron, proton gibi temel parçacıkların hareketine baktığımızda da benzer bir durum var, ama önemli bir farkla. Söz gelimi elektronun atom çekirdeği etrafındaki hareketinden kaynaklanan ve bulunduğu kuantum durumuna bağlı olarak büyüklüğü belirlenen bir yörüngesel açısal momentumu var. Bunun yanı sıra bir de büyüklüğü hiçbir zaman değişmeyen (değiştirilemeyen) bir spin açısal momentumu var ki, kaynağı elektronun kendi etrafında dönmesi değil. Ancak göreli kuantum mekanik kuramıyla öngörülebilen, klasik mekanikte karşılığı bulunmayan bu içsel spin açısal momentumunu tıpkı kütle ve elektriksel yük gibi parçacıkların taşıdığı temel bir özellik olarak görmek gerekiyor.

 

Bozonlar tam sayılı spinlere sahipler. Doğanın temel kuvvetleri “ayar bozonları” denen parçacıklarca iletiliyor. Standart Model’e göre temel bozonlar şunlar :

 

bozondd3.jpg

 

Bunlardan Higgs bozonu , elektrozayıf kuram (zayıf çekirdek kuvvetiyle, elektromanyetik kuvveti özdeşleştiren kuram) tarafından öngörülüyor. Temel parçacıkların kütleleri, bu alanla yaptıkları etkileşimle açıklanıyor.

 

* Peter Higgs, boş uzayın aslında boşluğun her tarafını bir elektrik alanı gibi kaplayan (skalar) bir alanla kaplı olabileceğini keşfetti. Bu alan her noktasında Higgs bozonu diye adlandırılan bir parçacıktan oluşuyor. Ve bu alan, bir yapışkan gibi içinde yol alan parçacıkları yavaşlatıyor ve onlara, kütlenin temeli olan atalet kazandırıyor. Kurama göre Higgs alanıyla kuvvetli etkileşen parçacıklar daha büyük, zayıf etkileşenler ise daha küçük kütleler kazanıyorlar. Sonradan görüldü ki doğa bu ilginç planı izliyor. Bu mekanizmadan yararlanan kuramcılar W ve Z parçacıkları için belirli birer kütle öngördüler. 1983 yılında CERN’deki hızlandırıcılarda gerçekleştirilen deneylerde, çarpıştırılan parçacıkların yarattığı enerji bu parçacıkları boşluktan koparacak düzeye eriştiğinde W ve Z, öngörülen kütleleriyle detektörlerde belirdiler. Şimdi ise bilim adamları, parçacık çarpıştırıcılarında Higgs bozonunu bulmak için uğraş veriyorlar.

 

Bileşik Parçacıklar

 

Hadronlar şiddetli çekirdek kuvvetiyle etkileşen bileşik parçacıklar. Hadronlar, ya


  • •Fermiyon türü oluyorlar ki, bu durumda bunlara “baryon” deniyor. Ya da
    •Bozon türünden oluyorlar ki, bunlara da mezon deniyor.

Baryonlar (fermiyonlar): Sıradan baryonların (fermiyonların) her biri ya üç değerlik (valans) kuark ya da üç değerlik antikuark içeriyor.

 

Nükleonlar normal atom çekirdeklerinin fermiyonik bileşenlerine deniyor:


  • • Protonlar iki yukarı (u) ve bir aşağı (d) valans kuarkından oluşuyor
    • Nötronlar iki aşağı (d) ve bir yukarı (u) valans kuarkından oluşuyor

probo9.jpg

 

Mezonlar (bozonlar) bunlar çok sayı ve çeşitte bulunuyorlar. Sıradan mezonlar (bozon özellikli) bir valans kuarkıyla (başka türden) bir valans antikuarkından oluşur. Bunlar arasında pion, kaon ile bir çok başka mezon sayılabilir. Kuantum dinamiğinde nükleonlar arasında güçlü çekirdek kuvveti, mezonlarca iletiliyor. Mezonlar bir temel parçacıkla bir karşıt parçacıktan oluştuklarından dolayı, genelde çok kararsızdır ve hızla diğer parçacıklara bozunurlar.

 

KUVVETLER

 

Kuvvet, iki parçacık arasındaki itme veya çekmenin varlığını ve güçlülük düzeyini betimliyor. Kuvvetlerin şiddet ve erimi (menzil) farklı. Bir kuvvetin şiddeti, taşıyıcı parçacığının taşıdığı enerji miktarı veya kütle ile, o kuvvetten etkilenebilen parçacığın, taşıyıcı parçacıkla etkileşime girme olasılığına bağlı. Kuvvetin menzili ise, kaynağının civarındaki etki alanını belirleyen bir uzunlukla veriliyor.

 

Doğada dört tür etkileşim veya dört çeşit kuvvet var.

 


  • • Elektromanyetik
    • Kütleçekimi
    • Zayıf
    • Güçlü

Evrendeki tüm madde bu dört temel kuvvetin etkisi altında. Kütleçekim kuvveti bizleri Dünya üzerinde, gezegenleri de Güneş çevresinde tutar. Elektronları atomda tutan kuvvet ise elektromanyetik kuvvettir ve kütleçekim kuvvetinden çok daha şiddetlidir. Elektromanyetik kuvvetten yüzmilyonlarca kez daha zayıf olan zayıf çekirdek kuvveti, radyoaktivite ve nükleer füzyondan sorumludur. Elektromanyetik kuvvetten yüz kez daha kuvvetli olan şiddetli nükleer kuvvet (güçlü kuvvet) de kuarkları bir arada tutar.

 

Kuvvetlerin genel bir kuralı vardır : Kuvvet taşıyıcısı çift spinli ise aynı işaretli yükler birbirlerini çeker ve zıt işaretli yükler birbirlerini iter. Spin (elektromanyetizmada olduğu gibi) tek ise, bunun tersi doğrudur.

 

kuvvetpj5.jpg

 

Elektromanyetik Kuvvet

 

Elektromanyetik kuvvet, molekülleri oluşturmak üzere atomların birbirleri ile bağlanmasını sağlar. Yaşam her yönüyle bu kuvvete bağlıdır. Elektromanyetik kuvvet, cismi oluşturan molekülleri bir arada tutar, cisimlerin fiziksel yapılarını korumalarını sağlar. Herhangi bir maddenin hemen hemen tüm özellikleri, atomun kuantum ve elektromanyetik özellikleri şeklinde anlaşılabilir. Bu anlayış; şiddetli, zayıf ve kütleçekim kuvvetlerinin anlaşılmasını gerektiren nükleer fizik ile kozmoloji dışında, fiziğin tamamını kapsar. Deneysel sonuçlarındaki zenginlik nedeniyle, elektromanyetik kuvvet temel kuvvetler arasında en iyi anlaşılmış olanıdır.

 

Elektrik kuvveti, yüklü iki parçacığın birbirini ittiği (yükleri aynı işaretli ise) ya da birbirini çektiği (yükleri zıt işaretli ise) kuvvettir. Manyetik kuvvet, elektrik yüklü bir parçacığın manyetik alandan geçerken üzerine etki eden kuvvettir. Bir manyetik alan, elektrik yüklü parçacıklar hareket ettiğinde ortaya çıkar.

 

Elektrik kuvveti ve manyetik kuvvet birbiriyle ilişkilidir. James Clerk Maxwell, 1873’de, elektrik ve manyetik kuvvet alanlarının uyduğu eksiksiz denklemleri bulmayı başardı ve böylece günümüzde elektromanyetizma denilen bir “birleşik teori”yi elde etmiş oldu. Elektromanyetik kuvvetin temel parçacıklara etki ederken gösterdiği özellikler şu şekilde sıralanabilir.


  • • Kuvvet, elektrik yükü dediğimiz şey üzerine evrensel bir şekilde etki eder.
    • Kuvvet çok büyük bir menzile sahiptir (manyetik alanların yıldızlar arası etkisi vardır).
    • Kuvvet oldukça zayıftır. Kuvvetin şiddeti, elektron yükünün karesinin 2hc’ye (2 x Planck sabiti x ışık hızı) bölümüne eşittir. Bu oran yaklaşık olarak 1 :137,036’ya eşittir.
    • Bu kuvvetin “taşıyıcısı” , durgun kütlesi sıfır, spini 1 olan ve foton denilen bir parçacıktır. Fotonun kendisinin elektrik yükü yoktur.

Kütleçekimi

 

Kütleçekimi, 1915’de Einstein tarafından ayrıntılı yapısı bulunan ve bu yapının uzay

ve zaman dokusunun eğriliğine bağlı olduğu gösterilen çok temel bir kuvvettir. Bununla birlikte bugün bile kütleçekimi yasalarını kuantum mekaniği ile nasıl bağdaştıracağımızı bilmiyoruz (kütleçekimi kuvvetinin zayıf olduğu durumlar hariç).

 

Kütleçekim kuvveti, Güneş Sistemimizi de kontrol eden temel kuvvettir; gezegenleri, asteroitleri, kuyrukluyıldızları ve daha küçük cisimleri yörüngede tutar. Kütleçekim kuvveti çok uzun erimlidir; birbirlerinden milyonlarca ışıkyılı uzaklıktaki galaksi kümeleri kendi kütleçekim kuvvetleri ile bir arada tutulurlar. Fakat yine de dört kuvvet arasındaki en zayıf kuvvettir. Uzun erimli olması sebebiyle evrendeki en baskın kuvvettir; bundan çok daha şiddetli olan çekirdek kuvvetleri atom çekirdeği dışında etkili değillerdir.

 


  • • Kütleçekimi kuvveti doğrudan doğruya bir parçacığın kütlesine etki eder.
    • Kuvvet son derece uzun bir menzile sahiptir (Evrenin bilinen en uzak bölgelerine kadar etkisi görülebilir).
    • Kütleçekimi kuvveti öylesine zayıftır ki, iki temel parçacık arasındaki karşılıklı kütleçekimi kuvvetini deneysel olarak ölçmek belki de hiçbir zaman mümkün olmayacaktır. Bizim bu kuvveti hissetmemizin tek nedeni kuvvetin toplam oluşudur : (Dünya’daki) tüm parçacıklar (vücudumuzdaki) tüm parçacıkları aynı yönde çeker.
    • Kuvvet taşıyıcısı “Graviton“ dur. Graviton her ne kadar deneysel olarak bulunmadıysa da, kuantum mekaniği önermelerinden hareket ederek kütlesinin sıfır ve spininin 2 olduğu biliniyor.

Zayıf Kuvvet

 

Pek çok parçacığın ve hatta pek çok tuhaf atom çekirdeğinin kararsız olmasından zayıf kuvvet sorumludur. Zayıf kuvvet, bir parçacığın kendisiyle akraba başka bir parçacığa dönüşmesine ve bu arada bir elektron ile bir nötrino çıkmasına neden olur. Zayıf etkileşim, ağır kuark ve leptonların daha hafif kuark ve leptonlara bozunmasından sorumlu. Bozunma sürecinde; ilgili temel parçacığın kaybolduğu ve ortaya, iki veya daha fazla sayıda farklı parçacığın çıktığı gözlemleniyor. Toplam kütle ve enerji korunmakla beraber, bozunan parçacığın kütlesinin bir kısmı, ortaya çıkan parçacıkların kinetik enerjisine dönüşüyor. Dolayısıyla, bozunma ürünlerinin kütlelerinin toplamı hep, başlangıçtaki kütleden daha az oluyor.

 

Zayıf kuvvetin genel bir formülü 1934’de Enrico Fermi tarafından bulundu. Daha sonra George Sudershan, Robert Marshak, Murray Gell-Mann ve Richard Feynman tarafından geliştirildi. Geliştirilmiş formül çok iyi iş görüyordu, ancak her koşulda doğru sonuç vermediği açıktı. 1970’e gelindiğinde zayıf kuvvetin aşağıdaki özelliklerinden yalnızca ilk üçü biliniyordu:

 


  • • Kuvvet değişik türdeki parçacıklara evrensel bir şekilde etki eder ve (etkileri değişik durumlarda çok farklı olsa da) şiddeti her parçacık için yaklaşık olarak aynıdır. Nötrinolar zayıf kuvvete özellikle duyarlıdır
    • Diğer kuvvetlerle kıyaslandığında zayıf kuvvetin menzili çok kısadır.
    • Kuvvet çok zayıftır. Bu nedenle içinde nötrino bulunan parçacık çarpışmaları öylesine az sayıdadır ki, bu olayları incelemek için çok sayıda nötrino içeren hüzmeye ihtiyaç duyulur.
    • Zayıf kuvvet “taşıyıcılarına “W+ , W- “ adı verilir. Bu parçacıklar 1980’lere kadar bulunamadı. Tıpkı foton gibi bunların da spinleri 1’dir, ancak elektrik yükleri vardır ve çok ağırdırlar (işte bu yüzden kuvvetin menzili kısadır) .Üçüncü taşıyıcı Z0 parçacık bozunmalarıyla hiçbir ilişkisi olmayan bir başka tür zayıf kuvvetten sorumludur : “yüksüz akım”. Bu akım, diğer parçacıkların kimliklerini değiştirmeden nötrinolarla etkileşmesine izin verir.

1970’den sonra elektromanyetizma ile zayıf kuvvet arasındaki ilişki açıklık kazandı.

 

Güçlü Kuvvet

 

Güçlü kuvvet hadron adı verilen parçacıklar arasında etkilidir. Bu kuvvet hadronlara karmaşık bir içyapı kazandırır. 1972 yılına kadar güçlü kuvvetin sadece simetri kuralları biliniyordu ve kuvvet yasalarını tam olarak formüle edemiyorduk.


  • • Bu kuvvetin menzili hafif bir atom çekirdeğinin yarıçapından daha büyük değildir (yaklaşık 10-13 cm).
    • Kuvvet güçlüdür. Parçacıklar güçlü kuvvetin etkisiyle çok çabuk bozunur. Bu parçacıklara “rezonans” denir. Ortalama ömrü 0,6 x 10-23 saniye olan Δ rezonansını buna örnek olarak verebiliriz. İki hadron birbirine 10-13 cm kadar yaklaşırsa çarpışma olasılığı son derece yüksektir.

1972’ye kadar spinleri sıfır, kütleleri 135 ile 140 MeV arasında değişen pionların güçlü kuvvetin taşıyıcısı oldukları sanılıyordu. Örneğin 2 proton arasındaki çekici güçlü kuvvet esas olarak pion değiş tokuşundan meydana geliyordu. Günümüzde bunun nedeni pionların en hafif hadron olmalarına bağlanıyor. Ne var ki pionlar da diğer hadronlar gibi “kuark” lardan meydana gelmiştir. Güçlü kuvvet artık kuarklar arasındaki daha da güçlü bir kuvvetin yan etkisi olarak görülüyor. Güçlü kuvvetin taşıyıcıları “gluonlar”dır.

 

Parçacık Bozunumları

 

Çekirdekler bir kere oluştuklarında, hep öyle aynı kalmıyor, onlar da bozunabiliyor ve bu sırada çeşitli parçacıklar ışınlıyor. Bu ışınlar ilk keşfedildiklerinde hangi parçacıklardan oluştukları bilinmediğinden isim olarak Yunan alfabesinin ilk üç harfiyle adlandırılır ;

 

α – Alfa Işınları : İki nötron ve iki protondan oluşan helyum çekirdekleri

β – Beta Işınları : Hızlı elektronlar

γ – Gamma ışınları : Yüksek enerjili foton salınımı

 

Bu olaya Radyoaktivite denir.

 

Bir parçacığın bozunduğunda, daha az kütleli bir parçacığa ve bir kuvvet taşıyıcı parçacığa (bir gluon ya da W/Z) değiştiği anlaşılmıştır. Bu kuvvet taşıyıcılar daha sora başka parçacıklara bozunabilmektedirler. Dolayısıyla bir parçacık, sadece başka bir parçacığa dönüşmemektedir; ayrıca bir de , parçacık bozunumlarına arabuluculuk yapan kuvvet taşıyıcı parçacık vardır. Bir çok durumda bu kuvvet taşıyıcı parçacıklar, enerjinin korunumu yasasını ihlal edermiş gibi görünürler. Ancak bu parçacıklar, çok kısa bir süre için, hiçbir kuralın bozulmayacağı şekilde var olurlar. Parçacık bozunumuna sebep olan kuvvetler güçlü ve zayıf kuvvetlerdir.

 

Bir parçacığın ömründen bahsedilirken daima onun ortalama ömrü kastedilir. Tamamen kararlı olmayan bir parçacık ömrünün her anında aynı bozunma olasılığına sahiptir. Bazı parçacıklar diğerlerinden daha uzun yaşar ama ortalama ömür her cins parçacık için belli bir değere sahiptir. Kullanılan kavramlardan biri de “yarı-ömür”dür. Elimizde çok sayıda özdeş parçacık varsa, yarı-ömür, bu parçacıkların yarısının bozunması için geçen zamandır. Yarı-ömür ortalama ömrün 0,693 katıdır.

 

Standart Model’in Eksikleri

 

Tüm göz alıcı başarılarına, deneylerin kanıtladığı öngörülerine karşın Standart Model, evreni tam olarak açıklayamıyor. Bu nedenle fizikçilerin Standart Model hakkındaki duyguları, saygıyla karışık bir doyumsuzluk. Nedenlerine gelince, her şeyden önce kütleçekimini içermiyor. Standart Model’in ikinci ve aynı derecede rahatsız edici bir sorunu da, en az yanıtladıkları kadar yeni soru ortaya çıkartması. Örneğin, neden yalnızca dört kuvvet var da , altı ya da bir değil? Neden yalnızca görebildiğimiz parçacıklar var da başkaları yok.Temel doğa kuvvetlerinin güçleri, erimleri ve simetrileri arasındaki fark neden? Parçacıkların farklı kütlelerini yaratan ne? Bu son soru için Standart Model’in imdadına yetişen Higgs parçacığı. Ancak değişik kuramlar değişik Higgs yapıları gerektiriyor.

 

Parçacık kuramları üzerindeki çalışmalarda, parçacığa kütle kazandıran bir başka parçacık olması gerektiğinden yola çıkılarak Higgs parçacığı fikri ortaya atıldı. “Büyük birleştirme kuramları” ve bir adım ötesi olan “her şeyin kuramları” için bu parçacık anahtar konumda. Higgs parçacığı önemli olması yanında bir o kadar da gizemli. Hangi enerji düzeyinde varolduğu bilinmediği gibi, varlığı bile pek çok fizikçi tarafından sorgulanıyor. Kimi fizikçiler Higgs parçacığını bu bilinmezliğinden ötürü “Standart Model’in sorunlarının altına süpürüldüğü bir ‘cehalet halısı’ olarak nitelendiriyorlar. Fizik topluluğunun büyük çoğunluğu ise bu parçacığın yeni çarpıştırma labaratuvarlarında tek ya da bir aile olarak bulunacağından kuşku duymuyor.

 

Standart Model’in yanıtlayamadığı diğer sorulardan en önemlileri de şöyle:


  • • Kuarklarla leptonlar gerçekten temel parçacık mı, yoksa daha temel başka parçacıklardan mı oluşuyor?
    • Madem görünür evren sadece birinci neslin iki kuark ve bir leptonundan oluşuyor, diğer iki nesil niye var?
    • Parçacık kütleleri niye öngörülemiyor ve kütleçekimi bu modele en uyumlu şekilde nasıl girmeli?
    • Maddeyle karşıtmadde arasında bir simetri varsa eğer, evrene baktığımızda neden hep madde görüyoruz da, hemen hiç karşıtmadde göremiyoruz?
    • Evren üzerindeki kütleçekimi etkisi açıkça görülen ‘karanlık madde’nin yapısı nedir ve neden gözlenemiyor?
    • Dört ayrı etkileşimin çalışma biçimlerini anlamaya çalışmak yerine, bu dördü tek bir etkileşimin çatısı altında toplanamaz mı?

 

 

Kaynakça:

 

http://www.biltek.tu...lgipaket/madde/

Bilim ve Teknik Dergisi / Nisan 2007

Bilim ve Teknik Dergisi / Nisan 1999

Bilim ve Teknik Dergisi / Aralık 1997

Bilim ve Teknik Dergisi / Eylül 2000

Bilim ve Teknik Dergisi / Ocak 2000

http://bilge.science...Atilla/ana.html

Maddenin Son Yapıtaşları / Gerard’t Hooft / Tübitak Popüler Bilim Kitapları

yam_yam

MARDUK SÖYLENCESİ

MARDUK SÖYLENCESİ

 

Kültürel motiflerimiz, eğitim sistemimiz, iletişim medyamız bu hale getirmişti onu. Toplumda kabul gören savlar, sahte ve yanıltıcı olanlardı. Buckley’ye gerçek bilimi ucuz taklitlerinden ayırt etme yöntemi hiç öğretilmemişti. Bilimin nasıl işlediğinden tümüyle habersizdi.”

 

Yukarıdaki ifadeler ünlü gökbilimci Carl Sagan’a ait.(1) Sagan bu ifadeleri , bindiği bir takside kendisine metafizik konulardan bahseden şöförü anlattıktan sonra kullanıyor. Ardından da ekliyor :

 

Araştırmalar, Amerikalıların yüzde 95’inin “bilim cahili” olduğunu gösteriyor. Bu, bir köleye okuma yazma öğretmenin çok ciddi cezalarla yasaklandığı İç Savaş öncesi dönemde, neredeyse hepsi köle olan Afrikalı-Amerikalıların cehalet oranıyla aynı.” (2)

 

Ne yazık ki bu durum yalnızca Amerika için geçerli değil. Üstelik “Amerika’da bile durum buysa, diğer coğrafyalarda nasıl olduğunu düşünmek bile istemiyorum” diye söylenmeden edemiyorum. Üniversite eğitiminin nüfusumuza oranla çok düşük kaldığı ülkemizde, gelecek nesillerin yetiştirilmesinden sorumlu öğretmen adaylarımızın durumu da pek umut verici değil. 2007 yılında ODTÜ Eğitim Fakültesi’nde 18 bin öğrencinin yüzde 53,4’ü bilimin güncel hayatta karşılaşılan sorunlara cevap vermede yetersiz kaldığı durumlarda ‘din’ i en güvenilir kaynak olarak niteliyor. (3) Yüzde 11,6’sı da metafizik ve parapsikoloji olarak nitelemiş. “Hiçbiri” diyenlerin oranı yalnızca 35,1. Ancak üniversite öğrencilerinin büyük bölümünün evrim teorisini dini kaygılarla kabul etmediğini düşündüğümüzde, baz durumlarda dinin bilimin önüne geçtiğini de görüyoruz. Araştırma da dikkat çeken noktalardan bir diğeri de, öğrencilerin ders kitapları dışında okudukları kitap türlerine ilişkin verdikleri cevaplar… Yüzde 77,2 Roman , yüzde 36,4 Tarih ve yüzde 28,7 dini kitaplar. Bu rakamları gördükten sonra popüler bilim kitaplarının kitapçı raflarında neden hacimsiz kaldığı daha net anlaşılıyor.

 

Ne yazık ki bu tablonun oluşmasında, Carl Sagan’ın da dediği gibi kültürel motiflerimiz ve eğitim sistemimiz yanında iletişim medyamızın da büyük payı var. “Mars’ta yaratık bulundu” gibi absürd haber(!)ler , çok önemli bilimsel buluşlardan bile daha fazla yer kaplıyor basında. Haber sitelerinde bu tür haberlerin altına yazılan okur yorumlarını ise özellikle okumanızı öneririm. Zira o yorumlar bizim bir aynamız gibi; konunun neresinde olduğumuzu tam anlamıyla görmemizi sağlıyor.

 

Dünya Dışı Yaşam

 

Kuşkusuz Dünya dışı yaşam konusu da insanların en çok ilgi gösterdiği konuların başında geliyor. Bilimin bu konuda çalışmaları olmakla birlikte ne söylendiği belli ; “Henüz bilmiyoruz…” Ancak bu cevap pek çok insan için yeterli değil. Bunun bilincinde olan bir takım çevreler de (özellikle “Ufocular”) , evrende başka canlılar olabileceği varsayımını istismar ederek kazanç sağlama peşinde. Bu konuda kitaplar yazılıyor,internet siteleri kuruluyor, hatta hatta müzeler açılıyor. Bugün dünya üzerinde pek çok insan Dünyamızın sıklıkla ‘UFO’ lar tarafından ziyaret edildiğine inanıyor. Bazıları daha da ileri giderek uzaylıların insanlarla iletişime geçtiğine, hatta insanları kaçırarak üzerinde araştırmalar yaptıklarına inanıyorlar. Özellikle Amerika’da yaygın olan bu inanış, istatistiklere de “Amerikalıların yüzde ikisi, çoğunluğu sürekli olmak üzere, başka dünyalardan gelen varlıklarca kaçırılıyormuş” (4) şeklinde yansıyor.

 

Dünya dışı yaşam fikri aslında çok eskilere dayanmıyor. Bu fikrin ortaya çıkışı, 19.yüzyılda Mars’ı gözleyen ve gözlem sonuçları olarak Mars’ta kanallar olduğu savını ortaya atan Percivall Lowell’a bağlanabilir. (5)O tarihten sonra da Marslılar fikri hızla popülerleşmişti. Pek çoğumuz “Marslıları” konu edinen filmlerden en az birini izlemiştir. Yakın zamana kadar, Mars yüzeyindeki bir tepeciğin insan yüzüne benzer bir görüntü sergilemesi nedeniyle, bunun Dünya dışı canlılar tarafından yapıldığı ve insanlara bir mesaj olduğu yönündeki fikre sahip insanlar hiç de az değildi. Neyse ki gelişen teknolojinin de etkisiyle Mars’ın o bölgesinin daha ayrıntılı bir fotoğrafı çekilmiş ve bunun yalnızca bir göz yanılgısı olduğu ortaya çıkmıştı. (Bknz: 6)

 

Marduk Söylencesi

 

marduk1mn6.jpg

 

Uzunca bir süredir Güneş çevresindeki bir turunu 3600 yılda tamamlayan ve yakında Dünya’nın çok yakınından geçerek yeryüzünde çeşitli doğal afetlere neden olacağına inanılan bir gezegenden bahsediliyor: Marduk. Marduk aslında Babil ve Asurluların yaradılış destanlarında yer alan, tanrıların en bilgesi ve güçlüsüdür. Kötü tanrı Ti’âmat’ı öldürmesi için özel olarak görevlendirilen ve onu öldürerek Babil şehrini kuran, yeri ve göğü yaratan, kendisine destek veren iyi tanrılara hizmet etsin diye insan soyunu da yaratan tanrı. Ancak yazar Zecharia Sitchin 1976 yılında yayımladığı “12. Gezegen” adlı kitabıyla Marduk’a yeni bir tanımlama getirmişti. Sitchin’e göre Güneş sistemimizin Püton’un ötesinde bir başka üyesi daha vardı; Babillilerin Marduk, Sümerlilerin de Nİ.Bİ.RU adıyla tanıdığı , yaratılış mitinde göksel çarpışmanın kahramanı olarak anlatılan bir gezegen. Buraya kadar spekülatif de olsa masum bir iddia gibi görünebilir; ancak Sitchin’in iddiaları bununla sınırlı değil. Kısaca, Marduk gezegeninin 3600 yılda bir Dünya’nın yakınından geçtiği, bu gezegende insanlardan çok daha önce gelişmiş “Annunnakiler ya da Nefilimler” diye tanımlanan ve uzay gemilerine atlayıp gezegenler arası yolculuklar yapabilen canlıların olduğu, İnsanları kölelik yapmaları için DNA’larıyla oynadıkları primatlardan elde ettikleri, bu canlıların yaşam sürelerinin 30-35 bin yıl olduğu gibi sıra dışı iddialar öne sürmüş Sitchin.

 

Sitchin’in bu iddialarını içeren kitabının oldukça ilgi çektiğinden şüphe yok. Günümüzde hala bu gezegenin olabileceğini düşünen insanların sayısı hiç de az değil. Sitchin bu iddialarının kaynağının Sümer, Babil, Asur gibi eski Mezopotamya uygarlıkları olduğunu öne sürüyor. Bu uygarlıkların yazılı miraslarından bolca alıntı yaparak, iddialarını destekleme yoluna gitmiş. Bu alıntıları yorumlarken de hayal gücünün sınırlarını zorlayan yorumlar çıkmış ortaya. Bu noktada Sitchin’in pek çok iddiasının spekülatif olduğunu söylemeye gerek yoktur sanırım. Ancak bu tür iddialar içerisinde sık sık “bu bulgular Eski Ahit ve İncil’i doğrular niteliktedir” türü ifadeler kullanması oldukça rahatsız edici. Türkiye’de Sitchin’in açtığı yoldan ilerleyerek Marduk’u doğrulama adına “2012: Marduk’la Randevu” adlı kitabı yazan Burak Eldem bile, Sitchin’i şu sözlerle eleştiriyor:

 

Sitchin bütün bu yorucu çalışmayı, aslında bir tek saplantı uğruna gerçekleştirmiştir: Musevi inançlarını ve Eski Ahit’i doğrulamak; İbraniler’i Sümerler’in mirasçısı yaparak “seçilmiş halk” motifine tarihsel destek sağlamak! Bu uğurda, son derece zekice yakalanmış ve titizlikle oluşturulmuş bir incelemeye semitik milliyetçiliğin ve dindarlığın gölgesini düşürür.” (7)

 

Burada Sitchin’in tüm iddialarına yanıt vermek mümkün değil; zira daha önce de belirttiğim gibi pek çoğu tarih mirası metinlerin zengin bir hayal gücü ile yorumlanmasından kaynaklanan spekülatif iddialar. Ancak bazılarına değinmek istiyorum.

 

12.Gezegen

 

marduk3um8.jpg

 

Sitchin, Sümerler’in astronomi konusunda günümüz toplumundan daha ileride olduklarını iddia ediyordu. Bunu “12” rakamının Sümerlerdeki öneminden bahsettikten sonra şöyle dile getiriyor:

 

Bu güçlü, kesin 12 sayısı nereden kaynaklanıyordu? Göklerden. Çünki güneş sistemi, yani mulmul, bizim bildiğimiz gezegenlere ek olarak, Anu’nun gezegenini de içermekteydi;…

İnsanlığa Dünya’nın gerçek yapısını ve gökleri öğreten Nefilimler, kadim gökbilimci rahiplere sadece Satürn’ün ötesindeki gezegenleri bildirmekle kalmamış, en önemli gezegenin, gelmiş oldukları gezegenin varlığını da öğretmişlerdi: ONİKİNCİ GEZEGEN.” (8)

 

Burada dipnot olarak söylemem gereken 12 sayısına ulaşılırken Güneş Sistemi’ndeki 9 gezegen (artık sekiz), Ay, Güneş ve Marduk dahil ediliyor. Ay ve Güneş’in dahil edilmesi ise Sümerler’in gökyüzü hesaplamaları yaparken Ay ve Güneş’i de hesaba kattıkları iddiasından kaynaklanıyor.

 

Sitchin adı geçen kitabını yazdığında Güneş Sistemi’nde 9 gezegen olduğu kabul ediliyordu. Ancak Uluslar arası Astronomi Birliği 2006 yılının Ağustos ayında toplanarak, Plüton’un artık gezegen olarak tanımlanmayacağını karara bağladılar. Bunun nedeni de Kuiper Kuşağı’nda tespit edilen ve Plüton’dan daha büyük oldukları anlaşılan gökcisimleri oldu. Eğer Plüton gezegen olarak tanımlanacaksa, bunlar da gezegen olarak tanımlanmalıydılar. Zira 2005 yılında keşfedildiği duyurulan Eris’in kütlesi Plüton’unkinden %27 daha fazla, çapı da %8 daha genişti. Sitchin’in iddia ettiği gibi Sümerler’e gezegenler hakkında Dünya dışı canlılardan haber geliyor olsaydı, mutlaka Sedna ve Eris gibi cisimlerden de bahsetmeleri gerekirdi. Zira Sitchin’e göre Sümerler Plüton’u görmedikleri halde Plüton’dan haberdardılar. Öyleyse 12 sayısına neden Plüton’u dahil ettiler de, Plüton’dan daha büyük olan Eris’i dahil etmediler?

 

Tıp

 

sumerian26thcadabaw5.jpg

 

Sitchin, Sümerler’in tıp konusunda da ileri olduklarını düşünüyordu. Evet Sümerler belki yaşadıkları çağa göre tıp konusunda oldukça ilerleme kaydetmişlerdi; ancak Sitchin Sümerler’in bu konudaki bilgilerini de Nefilimler’den aldıklarını ima ediyor ve şöyle diyor:

 

Sümer tıp metinleri, teşhis ve reçetelerle ilgilidirler. Bunlar Sümer doktorlarının asla büyü ve sihirbazlığa sığınmadıklarının kanıtıdırlar.” (9)

 

Ancak Sitchin’in de zaman zaman alıntı yaptığı ünlü Sümerolog Samuel Noah Kramer, Sitchin ile aynı fikirde değildir. Kramer , Sümerli hekime ait bir tablet hakkında sihir ve büyüye başvurulmamasının ilginç olduğunu belirttikten sonra şöyle devam ediyor:

 

İÖ. Üçüncü binyılda Sümer’de hastalıkları iyileştirmek için büyü ve cin çıkarma ayinlerinin bilinmediği anlamına gelmez bu. Tam tersine, büyülü sözlerin yazılı olduğu ve yazıtların yazarları tarafından da böyle olduğu belirtilmiş altmışa yakın küçük tabletten açıkça görüldüğü üzere böyle uygulamalar yapılıyordu. Sümerler, daha sonraki Babilliler gibi, birçok hastalığı hastanın bedenindeki zararlı cinlere bağlıyorlardı.” (10)

 

Kramer, Sümerler’in tıp konusunda (En azından Sitchin’in sandığı kadar) ileride olmadıklarını da şöyle ifade ediyor:

 

Kadim metnimiz bir açıdan fazlasıyla düş kırıklığı yaratıyor. İlaçların hangi hastalıklara iyi geldiğini belirtmediği için tedavi edici değerlerini denetleyemiyoruz. Sümerli hekim deney ve doğrulamaya başvurmadığına göre, büyük olasılıkla pek etkin değiller. Çoğu ilacın seçiminde kuşkusuz atalardan kalma, bitkilerin güzel kokma niteliğine duyulan sonsuz güvenin yansıması vardı.” (11)

 

Birdenbire Çiftçilik

 

İnsan birdenbire mi çiftçi oldu? Sitchin’e göre “Evet”. Sümerler’in de birdenbire ortaya çıktığını iddia ettiği gibi Sitchin insanoğlunun birdenbire çiftçi oluverdiğini iddia ediyor. Sümerler’in ve Sümer uygarlığının birdenbire ortaya çıktığı iddiasının cevabı ancak bir başka yazının konusu olabilir. Zira çok geniş ve spesifik bir konu. Ancak çiftçilik hakkında söyleyecek birkaç şey olabilir. Önce Sitchin’in iddiası:

 

İnsan, sonsuz başlangıcından sonraki bir çok milyon yıl boyunca doğanın çocuğu oldu; yabani bitkileri topladı, vahşi hayvanları avladı, vahşi kuşları ve balıkları yakaladı. Ama tam insanın yerleşimleri azalmaya, oturduğu yerleri terk etmeye, maddi ve sanatsal başarıları gözden kaybolmaya başlarken; tam o sırada, aniden, hiçbir bariz neden ve öncesinde bilinen aşamalı bir hazırlık yokken, insan çiftçi oluverdi. “ (12)

 

Tahmin edebileceğiniz gibi Sitchin bu işte de Nefilimler’in parmağı olduğunu iddia ediyor. Ancak Sitchin, “aniden,hiçbir bariz neden ve öncesinde bilinen aşamalı bir hazırlık yokken” diyerek kendi cümlesi ile çelişkiye düşüyor. Zira “yabani bitkileri toplamak” çiftçiliğe başlamak için hem bariz bir neden, hem de aşamalı bir hazırlıktır.

 

Bitkilerin evcilleştirilmelerini araştırırken, Jared Diamond’un “Tüfek, Mikrop ve Çelik” adlı kitabında çok önemli bilgilere ulaştım. İnsanların uzun alıntılardan çabuk sıkıldıklarını biliyorum. Ancak bu noktada uzunca bir alıntı yapmayı uygun buluyorum; zira bu konunun oldukça önemli olduğunu düşünüyorum. Üstelik sıkılmayacağınızdan da eminim. Hem bitkilerin nasıl evcilleştiğini görecek, hem de doğal seçilimi daha iyi kavrayacaksınız.

 

Gerçekten insan nasıl olmuştu da bitkileri evcilleştirebilmişti? İşte yanıtı:

 

Bitki evcilleştirme, bir bitkiyi yetiştirmek ve böylece bilerek ya da bilmeyerek o bitkinin, insanlar için daha yararlı hale gelecek şekilde genetik değişikliklere uğrayarak yaban atalarından farklılaşmasını sağlamak biçiminde tanımlanabilir. ……….

 

Bitkilerin evcilleştirilmesi işinin 10.000 yıllık bir geçmişi vardır. Kuşkusuz ilk çiftçiler aldıkları sonuçlara ulaşmak için moleküler genetik yöntemlerini kullanmadılar. İlk çiftçilerin yeni ürünler geliştirmelerine modellik edecek mevcut hiçbir ürün yoktu. Bu yüzden ne yaptıklarının farkında olamazlardı, sonuçta lezzetli bir yiyeceğe sahip oluyorlardı, o kadar.

 

Öyleyse ilk çiftçiler hiç farkında olmadan bitkileri nasıl evcilleştirdiler? Değerli ürünler için evcilleştirme tarihleri büyük değişiklikler gösteriyor: Bezelye MÖ 8000 yılına gelindiğinde evcilleştirilmişti, zeytin MÖ 4000 dolaylarında evcilleştirildi, çilek ortaçağa kadar evcilleştirilmedi. Dünyanın pek çok bölgesinde yenebilir pelitleri için aranan bir ağaç olan meşe ağacı gibi, milyonlarca insanın çok değerli birer yiyecek saydığı ürünleri veren yaban bitkiler bugün hala evcilleştirilmemiştir. Peki niçin bazı bitkilere göre başka bazı bitkileri evcilleştirmek insanlar için daha çekici ve kolay olmuştur? Gelin evcilleştirme olayına bitki açısından bakalım. Biz bitkiler için binlerce hayvan türü arasında bilmeden onları ‘evcilleştiren’ bir hayvan türüyüz.

 

İnsan da içinde olmak üzere bütün hayvan türleri gibi bitkiler de serpilebilecekleri bölgelere döllerini yaymak ve genlerini sonraki nesillere aktarmak isterler. Genç hayvanlar yürüyerek ya da uçarak yayılırlar ama bitkiler için böyle bir olanak yoktur, bu yüzden onlar da otostop yapmanın bir yolunu bulmalıdır. Bazı bitki türlerinin rüzgarla kanatlanıp uçabilen ya da su yüzeyinde yüzen tohumları vardır, ama bunun dışında başka pek çoğu tohumlarını, lezzetli bir meyvenin içine gizleyerek ve olgunlaşan meyvenin reklamını renk ya da koku aracılığıyla yaparak hayvanları kandırıp taşıtırlar. Karnı acıkan hayvan meyveyi ağzıyla koparır ve yutar, sonra yürür ya da uçar gider, daha sonra meyvenin atası olan ağaçtan uzak bir yerde tohumu ya ağzı yoluyla ya da dışkısıyla çıkarır. Bu yolla tohumlar binlerce kilometre uzaklara taşınırlar. Bitki tohumlarının bağırsağınızda sindirilmeye karşı direndiklerini ama dışkınızın içinden filizlendiklerini öğrenmek sizi şaşırtabilir. Yaban bitki türlerinden çoğunun tohumunun yeşerebilmek için önce bir hayvanın bağırsağından geçmesi şarttır. Örneğin bir Afrika kavunu türü sırtlan benzeri bir Afrika kurdu tarafından yenmeye öylesine uyum sağlamıştır ki bu türe ait kavunların çoğu bu hayvanların dışkıladıkları yerlerde yetişir.

 

Hayvanları kendilerine çeken ‘otostopçu’ bitkilere örnek olarak yaban çileklerini düşünün. Çilek tohumları henüz daha olgunlaşmadığı, ekilmeye hazır olmadığı zaman tohumların üzerini kaplayan etli meyve yeşil, ekşi ve serttir. Sonunda tohumlar olgunlaştığında etli meyveler kızarır, tatlanır ve yumuşar. Meyvelerdeki renk değişikliği ardıçkuşu gibi kuşları çekmeye yarayan bir işarettir, kuşlar meyveleri koparır, uçar giderler, daha sonra ağızlarından ya da dışkılarıyla tohumları dışarı atarlar.

 

Doğal olarak çilek bitkisi bekledi bekledi de ancak tohumları saçmaya hazır olduğu zaman kuşları kendine çekmek amacıyla harekete geçmedi. Ardıçkuşları da çilekleri evcilleştirmek gibi bir amaç taşımıyordu. Çilek bitkisi doğal seçilim yoluyla evrimleşti. Ham çilekler ne kadar yeşil ve ekşiyse o kadar az sayıda kuş, tohumları hazır olmayan meyveleri yiyerek tohumları ziyan etti; çilekler ne kadar kırmızı ve tatlıysa o kadar çok sayıda kuş onların olgun tohumlarını çevreye saçtı.

 

Belli hayvan türleri tarafından yenip çevreye saçılmaya uyum sağlamış böyle sayısız bitki vardır. Nasıl çilekler kuşlara uyum sağlamışsa pelitler de sincaplara, mangolar yarasalara, bazı ayakotu türleri karıncalara uyum sağlamıştır. Bu süreç tüketicilere daha yararlı olacak şekilde ana bitkide genetik değişikliklerin meydana getirilmesi olarak tanımladığımız evcilleştirmenin bir yarısıdır. Ancak hiç kimse bu evrim sürecini ciddi ciddi bir evcilleştirme olarak tanımlayamaz çünkü kuşlar, yarasalar, başka tüketici hayvanlar tanımın öteki yarısını yerine getiremez; bilinçli olarak bitki yetiştiremezler. Aynı şekilde, yaban bitkilerin evrimleşip tarım bitkilerine dönüşmesi sürecinin ilk bilinçsiz evreleri, insanlar tarafından henüz bilinçli olarak yetiştirilmeyen bitkilerin, insanları meyvelerini yemeye ve tohumlarını dağıtmaya davet edecek biçimde evrimleşmesinden oluşur. Tıpkı Afrika kurtlarınınki gibi insanların dışkı yaptıkları yerler ilk bilinçsiz üreticiler için bir deneme çiftliği olmuştur.

 

Dışkımızı yaptığımız yerler yediğimiz yaban bitkilerinin tohumlarını rastgele ektiğimiz yerlerden yalnızca bir tanesidir. Yenebilir yaban bitkileri toplayıp evimize getirirken kimileri yolda dökülür, kimileri evlerimizde. Bir meyve çürür, içindeki tohum hala çok iyi durumdadır, yenmeden çöpe atılır. Ağzımıza attığımız meyvenin parçası olan çilek tohumları çok küçüktür, kaçınılmaz olarak yutulur ve dışkımızla birlikte dışarı atılır, ama kimi tohumlar çok büyüktür onları yutmadan çıkarırız. Böylece bizim tükürük hokkalarımız,, çöplüklerimiz, dışkımızı yaptığımız yerlerle birlikte ilk tarım araştırma laboratuarlarını oluştururlar.

 

Tohumlar bu laboratuarların hangisine düşmüş olurlarsa olsunlar bazı yenebilir bitkilerin tohumlarıdır; yani bir nedenle bizim yemeyi seçtiğimiz bitkilerin tohumları. Böğürtlen toplayıp yediğiniz günlerden hatırlarsınız, belli böğürtlenleri ya da böğürtlen fidanlarını seçersiniz. Sonuçta ilk çiftçiler etli meyvelerin büyüklerini ektikleri zaman onların büyük bir olasılıkla daha büyük meyveler vereceğini bilmiyorlardı ama bilerek tohumları ekmeye başladıkları zaman elbette toplamak için seçtikleri bitkilerin tohumlarını ekeceklerdi.

 

Sonuç olarak, sıcak nemli bir günde, sivrisineklerin arasında böğürtlen toplamak için dikenli bir çalılığın içine girecekseniz herhangi bir böğürtlen çalısının içine girmezsiniz. Bilmeyerek de olsa hangi çalının daha umut verici olduğuna, buna değip değmeyeceğine karar verirsiniz. Elbette ki bir ölçütünüz büyüklüktür. Büyüklerini seçersiniz, çünkü bir takım küçük kötü çilekler için güneşte yanmaya, sivrisineklere yem olmaya değmez. Tarım bitkilerinin yaban atalarına göre niçin daha büyük meyvelerinin olduğu gerçeğini bu bir oranda açıklamaktadır. Özellikle süpermarketteki çileklerin, yabanmersinlerinin kırda yetişenlere göre ne kadar iri olduğunu hepimiz iyi biliriz; bu farklar ancak son yüzyıllarda ortaya çıktı.

 

Baka bitkilerdeki böyle büyüklük farkları,ekili bezelyelerin,insan eliyle seçilim yoluyla, yaban bezelyelere göre on kat daha ağır olacak şekilde evrimleştiği döneme, tarımın ilk başlangıç dönemine kadar gider. Küçük yaban bezelyeler avcı/yiyecek toplayıcıları tarafından, tıpkı bugün bizim küçük yabanmersinlerini topladığımız gibi, binlerce yıl toplanmış, sonunda en güzelen büyük yaban bezelyelerin seçilip ekilmesi-yani çiftlik dediğimiz şeyin başlaması- bezelyelerin büyüklüklerinin her yeni kuşakta artmasına kendiliğinden katkıda bulunmaya başlamıştır.” (13)

 

Sanırım Diamond’dan yaptığım bu alıntı, tarımın nasıl başladığı ve bitkilerin nasıl evcilleştirildiği konusunda yeterince açıklayıcı bilgiler içeriyor. Buradan da çiftçiliğin başlangıcının hiç de Sitchin’in dediği gibi “aniden,hiçbir bariz neden ve öncesinde bilinen aşamalı bir hazırlık yokken” olmadığı anlaşılıyor. Sitchin burada da diğerlerinde olduğu gibi kendi hayal gücü çerçevesinde oluşturduğu bir iddiayı desteklemek için tek taraflı bakış açısı sergilemiş. Ayrıca tarımın başlangıcında olduğu gibi Sümer uygarlığının başlangıcı için de “birdenbire uygarlık” tanımlaması yaptığını daha önce de belirtmiştim. Ancak Sitchin bu noktada bilginin güç demek olduğunu, yazının da bilgiyi aktarmak için en önemli araç olduğunu, ve yazıyı Sümerler’in bulduğunu göz ardı ediyor. Elbette yazı, bilginin doğru ve çok daha çabuk ulaşmasını sağlayarak Sümerler’in kısa zamanda üstün bir uygarlık kurmasının en önemli faktörüydü.

 

Annunnakiler

 

annunakisg9.jpg

 

Sitchin Sümer tanrılarının aslında Marduk gezegeninde yaşayan Annunnakiler (ya da Nefilimler) olduğunu iddia ediyordu. Annunnakiler insanlardan çok çok önce gelişmişler ve Dünya’ya yaklaşan gezegenlerinden uzay gemilerine atlayarak Dünya’ya gider gelir olmuşlardı. Sitchin kitabında Annunnakiler’den sıkça bahsediyor.Bunu da yine eski Mezopotamya uygarlıklarının yazılı miraslarından alıntılarla yapıyor. Örneğin Sümerler’in tanrıları için biçtiği 30-35 binlik yaşam sürelerinin Annunnakiler’in gerçek yaşam süreleri olduğunu iddia ediyor. Bu sürelerin normal olabileceğini de şu şekilde ifade ediyor:

 

Bu kadar çok yıl yaşarız çünkü biyolojik saatlerimiz, Dünya’nın güneş çevresinde bu kadar çok dönmesine göre ayarlanmıştır. Bir başka gezegendeki yaşamın da o gezegenin devirleri tarafından “ayarlanmış” olduğu konusunda çok az şüphe olabilir. Eğer Onikinci Gezegenin Güneş çevresinde aldığı yol böylesine uzunsa, bir yörünge dönemini Dünya’nın 100 yörünge dönüşü yapmasıyla aynı zamanda tamamlıyorsa, o zaman Nefilimlerin bir yılı bizim 100 yılımıza eşittir. Eğer yörüngeleri bizimkinden 1.000 kat daha uzunsa, o zaman 1.000 Dünya yılı sadece bir Nefilim yılına eşit olur.” (14)

 

Hayır… Bu kadar çok yıl yaşarız, çünkü hücrelerimiz belli sayıda çoğalabiliyor. Hücre içerisindeki kromozomların her iki ucunda bulunan ve “telomer” olarak adlandırılan DNA-protein kompleksinin her bölünme sonrası belli ölçüde kısalması, hücrelerin neden belli sayıda çoğalabildiklerini açıklıyor. Telomer uzunluğu kritik bir noktaya ulaşan hücre artık daha fazla çoğalamıyor; bu da “yaşlanmak” anlamına geliyor. Marduk’un 1 yılının bizim için 1000 yıl olması “zaman” ile ilgili bir konu değildir. Zamanın izafiliği güneş çevresinde atılan tura göre değil, hıza ve kütle çekimine göre değişir.

 

Sümerliler tanrılarını insan görünümünde resmetmişlerdi. Oysa ki Dünya’dan bağımsız olarak uzayın herhangi bir bölgesinde insan ile aynı evrim sürecinden geçerek insan benzeri canlıların oluşma ihtimali neredeyse sıfırdır. Üstelik Güneş çevresindeki bir turunu 3600 yılda tamamlayacak bir gökcisminin, yörünge uzaklığına bakacak olursak yüzey sıcaklığının -240 derecenin üzerinde olması gerekir. Zira Resmi adı 2003 VB12 olan Sedna’nın bile, Güneş’e olan uzaklığı Plüton’un yaklaşık 3 katı kadar (yaklaşık 18 milyar km) ve sıcaklığı da -240° C. (15) Bu koşullardaki bir gezegende de yaşam olma ihtimali pek mümkün görünmüyor. Bir gezegendeki yaşam süresini, o gezegenin yıldızına olan uzaklığına bağlayıp diğer koşulları göz ardı etmek çok da gerçekçi bir yaklaşım olmasa gerek.

 

Netice itibari ile Sitchin, eski Mezopotamya uygarlıklarının yazılı miralarında anlatılanları aslında yaşanmış gerçekler gibi sunmaya çalışmıştır. Örneğin “Burada, sadece, kadim metinlerde ilahi krallık için tanrılar arasında yapıldığı bildirilen savaşların, hiç tartışmasız meydana gelmiş olaylar olduğunu vurgulamamız yeterlidir.”diyebilmiştir. Oysa ki mitlerle, gerçekleri karıştırmamak gerekiyor.

 

Zamanım kısıtlı olduğundan şimdilik bu kadarına değinebildim. Ancak devam etmeyi düşünüyorum. Sitchin’in diğer bazı iddialarına olduğu gibi Burak Eldem’in de bir takım iddialarına verilmesi gereken cevaplar var. Umuyorum onları da en kısa zamanda yeni bir yazı konusu yapacağım.

 

Kaynakça:

 

1 - Carl Sagan / Karanlık Bir Dünyada Bilimin Mum Işığı s: 3

2 - Carl Sagan/ age s:5

3 - http://www.haber10.com/haber/103039/

4- Carl Sagan age s:65

5- Bilim ve Teknik Dergisi Mart/2007 s: 103

6- http://www.bulutsu.org/ggg/?gun=070421

7- Burak Eldem / 2012: Marduk’la Randevu s:270

8- Zecheria Sitchin/12. Gezegen s:219

9- Zecheria Sitchin age s:46

10- Samuel Noah Kramer / Tarih Sümer’de Başlar s:90

11- Samuel Noah Kramer age s:89

12- Zecheria Sitchin age s:18

13 – Jared Diamond / Tüfek, Mikrop ve Çelik s: 150-154

14- Zecheria Sitchin age s:270

15- Bilim ve Teknik Dergisi Mayıs/2004 s:48

yam_yam

GÖNÜL

GÖNÜL

 

Kırıldı gönül, ağlıyor desem değil

Ardından bakar gibi solan son bir kaç yaprağa

Saplanıp kalmış sanki, kurumuş bir karış toprağa

İhtiyacı yokmuş gibi, ne dosta ne de bir ortağa

Niçin isyan etmekten uzak, böylesine yalnızlığa

 

Solsa da zor yeşerttiği yaprakları

İnat ediyor, yeni yeni filizler açıyor

Şaşırtıyor, sanki gülücükler saçıyor

Saklayamıyor, belli, ta derinde bir yerler acıyor

Anladım, sevilmekten değil ama, sevmekten kaçıyor

 

Haksız sayılmaz aslında, anlamak zor değil

Biliriz, dayanmak kolay değil, ayrılığa, hicrana

Aldığı yaralar ne akla sığıyor ne vicdana

Ondandır, kaçtığı yer ne kuyuya benzer ne zindana

Ama açılsa bile kapısı, el sürdürmüyor rindâna

 

Güç olmasa gerek onu oradan çıkartmak

Mesela bir taht üzerinde sevgiyi önüne sermek

Belki geçirilecek bir ömür için bir söz vermek

Evet, taşındığı beden neticede bir erkek

Ama neden hala bu kadar narin, bu kadar ürkek

 

Biliyorum ki, tatlı dil ona yetmeyecek

Görmek isteyecek sevgiyi, derinden ve en safını

Duymayacak asla, onu incitecek tek bir lafını

İşte o zaman kırılacak mührü, açacaksın zarfını

Kalmayacaktır aştığı, değil tepeler, dağların bile 'Kaf'ını

 

yam_yam 12.08.2008

yam_yam

Kuiper Kuşağı

KUİPER KUŞAĞI

 

Neptün Ötesi Cisimler

 

yazc4b1bac59fl1bp1.jpg

 

Kuiper Kuşağı, Neptün’ün yörüngesinin dışında Güneş Sistemi’ni bir halka gibi çevreleyen kaya ve buzdan yapılı cisimlerden oluşan bir kuşak. Neptün’ün yörüngesinin dışında yaklaşık 30 milyon kilometre genişliğindeki bu kuşak, Güneş Sistemi’nin oluşum artıklarını barındıran, henüz yeterince tanımadığımız bir bölge. Bu bölgede çapları 100 kilometreyi aşan, gezegen olmaya çalışmış ama başaramamış 1000’in üzerinde gökcismi bulunur. Bunların aralarında da bazılarını ileride kuyrukluyıldız olarak görebileceğimiz buzdan, tozdan ve kayadan oluşmuş irili ufaklı sayısız cisim. Bu alem içinde rahatça yaşadığımız gezegenler bölgesinden çok daha geniş bir alan kapsamakla birlikte, içindeki toplam kütlenin, Dünyamızın kütlesinin 10’da biri kadar olduğu düşünülüyor. Yani hepsini bir araya getirirsek Mars kütlesinde kirli bir kartopu elde edeceğiz. Şimdi elimize kozmik bir sopa alıp bu kartopunu Plüton büyüklüğünde birkaç büyükçe parçayla, milyarlarca küçük parçaya bölelim ve Merkür’den Neptün’e kadar kardeş gezegenlerimizin kapladığı alanın iki katı genişliğinde bir alana dağıtalım. İşte, Kuiper Kuşağı’nda ne varsa hepsi bu.

 

Kuiper Kuşağı cisimlerinden ilki 1992 yılında bulunmuş olmasına rağmen, Hollanda asıllı Amerikalı astronom Gerard P.Kuiper 1951 yılında Güneş Sistemi’nin bu uzak aileyi de içerdiği varsayımıyla astronomi dünyasını şaşırtmıştı. Kuiper’i günümüzden yarım yüzyıl önce, Güneş Sistemi’nin Güneş’ten böylesine uzakta yer alan bu kalabalık aileyi de içerdiği savına götüren, belli kuyrukluyıldızların davranışına ilişkin oldukça temel bir kavramdı. Buz ve kayadan oluşan kuyrukluyıldızlar belli zaman aralığıyla Güneş Sistemi’nin dışından içlerine doğru yaklaşırlar. Güneş’in ışınlarıyla yeterince ısınıp yüzeylerindeki toz ve gazın bir kısmını parlak halelere ve upuzun kuyruklara dönüştürdüklerinde, görece küçük bu cisimlerin pek çoğu nefes kesen görüntüler sergiler.

 

Kuiper ve bazı diğer astronomlar, Güneş Sistemi diskinin Neptün ya da Plüton’un sınırlarında aniden sona ermiyor olması gerektiği kanısındaydılar. Kuiper, Neptün ve Plüton’un ardında yer alan ve gezegenlerin oluşumundan arta kalan maddeleri içeren bir kuşak varsaymıştı. Bu dış bölgelerdeki maddenin yoğunluğu öylesine düşüktü ki, büyük gezegenlerin oluşması imkansızdı; ancak asteroit çapında daha küçük cisimler varolabilirdi. Milyarlarca yıl öncesinden kalma bu artık maddeler, Güneş’ten o kadar uzaktaydı ki, yüzey sıcaklıkları da elbette düşük kalmıştı. Bu tablo, onların buz ve çeşitli donmuş gazlardan oluşmuş olduklarını gösteriyordu. Demek ki bu cisimler, kuyrukluyıldızların çekirdeklerine benzer yapılardı.

 

Kartopu Savaşı

 

gezegenkx6.jpg

 

Bundan 4,5 milyar yıl önce, sonunda Kuiper Kuşağı’na yerleşecek olan cisimlerin sayısı çok daha fazlaydı. En dıştaki gezegenlerin ötesindeki bölge 100 trilyon kadar cisim barındırıyordu. Yani bugün bölgede varolan kütlenin 1000 katı kadar. Ancak bu kuşak o zamanlar bugünkü yerinde değildi. Günümüzde Kuiper Kuşağı, Güneş’ten 30 Astronomik Birim (AB) uzaklıkta başlıyor ve en az 50 AB uzaklığa kadar yayılıyor. Kimine göreyse 100 AB’ye kadar (1 AB = Güneş ile Dünya arasındaki ortalama uzaklık = 150 milyon km) . Çok önceleri, bu kuşağı oluşturan gezegen çekirdekleri Güneş’e çok daha yakındılar. Satürn, Uranüs ve Neptün’de öyle. Güneş Sistemi’nin erken evreleriyle ilgili bilgisayar benzetimleri, Uranüs ve Neptün’ün bugün bulundukları yerde yani Güneş’e 19 ve 30 AB uzaklıkta ortaya çıkmış olamayacaklarını gösteriyor. Kurama göre bu gezegenlerin şimdiki yerlerinde olsa olsa Plüton, haydi diyelim Mars ya da Dünya büyüklüğünde gezegenler oluşabilirdi. Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün’ün Güneş’ten 5-15 AB uzaklıkta oluşmuş ve daha sonra bugünkü yerlerine göç etmiş olmaları gerekiyor.

 

Kuiper Kuşağı’ndaki cisimlerin sayısının azalması ve Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün’ün yörüngelerinin değişmesine neden olan şey Newton’un üçüncü yasası ile ilgili; “Her hareket eşit büyüklükte ters yönde bir hareket doğurur.” Dev gezegenlerin kütle çekimleri, yörüngeleri boyunca gaz ve tozu hızla emerek silip süpürdü. Gezegenlerin yolları yanında büyümeye çalışan her şey de ya gezegenlere çarptı, ya da daha sık olarak bölgelerinden dışarıya savruldu. Dev gezegenlerin hüküm sürdüğü bölgenin ötesinde 15-35 astronomik birimler arasındaki alandaysa Güneş Sistemi’nin artıkları, yeni başka cisimlerle çok ender karşılaştıkları için daha fazla büyüyemeyen cisimler toplanmıştı. Bunlar gerçekten orijinal olan malzemeyi, Güneş’e daha yakın konumlarda gelişen iç gezegenleri oluşturan aynı yapıtaşlarını içeriyorlardı. O dönem Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün birbirine oldukça yakın konumdaydılar. Sürekli değişen dizilimleriyle bu gezegenler, dışarıdaki gezegenciklerden giderek daha çoğunu çekiştirerek daire biçimli yörüngelerini büktüler ve içlerinden bazılarının bu havuzdan koparak içeriye düşmelerine ve dev gezegenlerin kütleçekim pençelerine yakalanmalarına yol açtılar. Bu, 500 milyon yıl kadar sürecek bir kartopu savaşını başlattı. Dev gezegenler, kuyrukluyıldızlardan başlayıp Plüton kütlesine kadar olan bu kartoplarını birbirlerine, daha içlerindeki küçük gezegenlerin üzerine ve dışarıya, Güneş Sistemi’nin sınırlarına fırlatıyordu. Hatta bazıları tümüyle sistemin dışına, yıldızlararası boşluğa atıldılar. Sonuçta çok sayıda cisim ya yok oldular, ya da yıldızlararası uzaya savruldular. Elbette bu kartopu oyunundan Jüpiter, Satürn, Uranüs ve Neptün de hiçbir şey olmamış gibi çıkmadılar. Diğer cisimlerle olan tüm bu etkileşimler onların yörüngelerinden sapmalarına ve bugünkü yörüngelerine yerleşmelerine neden olduğu gibi, Kuiper Kuşağı’ndaki cisimlerin sayısında da müthiş bir azalmaya neden oldu.

 

Plüton’un Apoleti

 

Kuiper Kuşağı’nın keşfi ve bu kuşakta zaman içinde keşfedilen cisimler Plüton’un da gezegen apoletinin sökülmesine neden olacaktı. Plüton’un 1930 yılında keşfedilmesinden sonra Güneşi Sistemi 9 gezegen ve çok sayıda küçük gezegenlerden oluşan bir sistem olarak kabul edilmeye başlanmıştı. Ancak Kuiper Kuşağı’nın keşfinden sonra Plüton’un durumu sorgulanmaya başlandı. Üstelik, geçtiğimiz yıllarda keşfedilen Sedna ve Quaoar gibi büyüklükleri Plüton’unkine yaklaşan Neptün tesi cisimler tartışmaları iyice alevlendirdi. 29 Temmuz 2005’ de keşfedildiği duyurulan ve daha sonrasında da adı Eris konulacak olan 2003 UB313, bardağı taşıran damla oldu. Çünkü Eris, Plüton’dan büyüktü. Eris’in kütlesi, Plüton’unkinden %27 daha fazla, çapı da % 8 daha geniş. Bu değerler Eris’i Kuiper Kuşağı’nın en büyük cismi yapıyor.

 

cceyb1.jpg

 

Bir süre gezegen tanımının yeniden yapılması için çalışan Uluslararası Astronomi Birliği (IAB) , gezegenin yeni bir tanımını yapmak üzere 2006 yılının Ağustos ayında toplanma kararı aldı. Bu konu üzerinde çalışan bir grup gökbilimci çalışmalarının sonucunda ortaya çıkan gezegen tanımını duyurdular. Buna göre bir gök cismi;

 

1-Kendisi de bir yıldız ya da bir gezegenin uydusu olmamak koşuluyla bir yıldızın çevresinde dolanıyorsa,

2-Kütlesi onun yuvarlak bir biçim alması için yeterliyse,

 

bu gökcismi bir gezegendir.

 

Bu tanıma göre daha önce gezegen sayılmayan Ceres, Eris ve Charon da gezegen sayılıyordu. Bu gelişme bilim çevrelerine ve basına duyurulduktan sonra, gezegen sayısının 12’ye çıktığı yönünde bir çok haber yapıldı. Ne var ki, bu tanım yeterli görülmemişti. Sedna ve Eris’in kaşifi Mike Brown, şimdiye kadar keşfedilmiş 53 gök cisminin bu tanıma uyar göründüğünün ve aramalar sürdükçe sayının 200’ü geçmesinin işten bile olmadığını öne sürdü.

 

Uluslararası Astronomi Birliği bu tanımı kongre süresince tartıştı v e kongre sonucunda öncekilere yeni bir koşul daha eklendi. Buna göre, önceki koşulları da sağlamak üzere, bir gökcisminin gezegen olabilmesi için yörüngesi civarını “temizlemiş” olması da gerekiyor. Ceres küçük gezegen kuşağında, Plüton, Charon ve Eris de Kuiper Kuşağı’ndaki sayısız gök cismi arasında dolanıyorlar. Uluslararası Astronomi Birliği’nin yeni gezegen tanımının “yörüngesini temizlemiş olma” koşuluna uymayan ancak öteki koşulları yerine getiren cisimlere “cüce gezegen” denmesi kararlaştırıldı. Çok sayıda aday olmakla birlikte ilk aşamada cüce gezegen olarak kabul edilen gökcisimleri Ceres, Plüton ve Eris.

 

Yeni Ufuklar

 

yeniufuklarty0.jpg

 

NASA, Plüton ve Kuiper Kuşağı’nda bulunan gökcisimleri hakkında ayrıntılı bilgi toplayabilmek için “Yeni Ufuklar” (New Horizans) adlı uzay aracını Ocak 2006’da başarılı bir şekilde fırlattı. Bu uzay aracı büyük ihtimalle bir cüce gezegene giden ilk uzay aracı olacak. Şubat 2007’de Jüpiter’in yanından geçen Yeni Ufuklar, her şey yolunda giderse 2015 yılının Temmuz ayında Plüton’a varmış olacak. Plüton ve Charon’un yapısı ve atmosfer özellikleri gibi alanlarda veri toplayacak olan bu araç daha sonra 5 yıl boyunca bu bölgede bulunan öteki Kuiper Kuşağı cisimlerini incelemek üzere yoluna devam edecek. Bu sayede Kuiper Kuşağı hakkında daha fazla bilgi edinmiş olacağız.

 

 

 

Kaynaklar :

 

Bilim ve Teknik Dergisi Temmuz 1996 (s 20-21)

Ekim 2006 (s 25-27)

Eylül 2007 (s 5)

Ekim 2007 (s 50-53)

 

yam_yam Mart/2008

×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.