Zıplanacak içerik

Bloglar

Seçilmiş Blog Başlığı

  • simin

    Bağnu...

    Gönderen: simin

    2016/20 ocak akşam 21:00 Son konuşmamız sen bu dünyadan gitmeden 5 gün önceymiş... bilemezdim öleceğini... bilseydim hiç kızarmıydım sana...hiç sesimi yükseltirmiydim ? Asla.
    Kızdım sana çünkü;sen kendini çok fazla üzüyordun sen kendini asıl kahredecek olan kişiden fazla kahroluyordun.evet o senin kardeşindi daha 26 yaşında biri 6 yaşında biri 3 aylık bebeğiyle eşini kaybetmeye dayanamazdı.ama dayandı senden çok daha fazla. Kardeşin o trafik kazası neden oldu, nereden geliyordu eşi yanında kim vardı gerçeği öğrendiği zaman canının acısı nefrete dönüştüğü için çok dirayetli durdu ağlamadı.çünkü aldatılan kadının canı başka yanar. O kucağında bebeğiyle diğer kızına ileride neyi nasıl anlatacağını düşünüyordu.Onu aldattığı için normalde de ölmesini dilerdi emin ol! Son konuşmamız 1 saat 30 dakika konuşmuşuz yettimi yetmedi tabi ki. Hem ağladık hem de çok güldük ama sen "ağlerken güldürdün yine beni p.ç" dedin ya bana ☺ ben bu kelimeyi artık çok seviyorum.Hele sen 1.85 boyuna orantılı 41 numara ayaklarına ayakkabı bulamadığında o küçük yerde ben sana burdan alıp yollarken en hoşuma giden şey yine sana p.çlik yapmaktı.Kankaa bi ayakkabı buldum atıyım resmini dediğimde heyecanla beklediğin resimlerin 46 numara erkek sivri burun ayakkabı olduğunu gördüğünde de "sen insanmısın şindi ayvaan p.ç" dediğinde mağaza içinde tepinerek gülmeyi çok özledim.bana p.ç demeni özledim. bilseydim istediğin o mor ojeyi sana hemen ertesi gün kargolardım. sen ölünce mezarına getirdim koydum ama ne fayda. bende olan herşey sana çok güzel gelirdi bazen sanada aynısından alırdım bazen tipik boğa'lığımla inat edip bencilce sana vermezdim eşyalarımı.şimdi mi? aklından geçeni önüne sererdim olsan!
    biz insancıklar kaybedince anlıyormuşuz ya değerini kaybettiklerimizin ben bunu sende çok ağır tecrübe ettim kanka.
    • 1 yorum
    • 2.148 görüntü

Sitemizdeki Bloglar

  1. Kimseyi de , Devamı da değiştiremezsin hayatta. Ve kimse için de değişmemelisin. Kimliğini kaybettiğin an yaşamını çöpe attın demektir. İstemediğin sürece hiçbirşey için ödün vermeyeceksin hayatta. Gün gelir verecek birşeyin kalmaz çünkü. Herşeyi sen istediğin için yapacaksın, başkası senden istediği için değil. Ve sen, sen olarak kaldığın sürece senin yanında olanlar da mutlu olacaktır. Bırak hayatına eşlik etmek isteyenler gelsin seninle. Yolun bitimine kadar gelmeleri şart değil, herkesin gidebileceği bir yol vardır. Sen yeter ki yanında yer ayırmayı bil. Ne sen kimse için mecburi istikametsin, ne de başkası senin için... Seninle gelmek isteyenleri yanına al. Belki beraber daha çok şey katabilirsiniz bu hayata. Yanındaki seni mutlu ettiği sürece kalsın hayatında, zorlama kendini. Hayat rahat insanlarla güzel. Ve hayat hak ettiği gibi yaşandığında en önemlisi HAKEDENLE yaşandığında güzel....... ALINTI

  2. kerrahatun
    En Son İleti

    -Anne. demiş çocuk

    -Efendim. demiş anne

    -Gökyüzünün ve suların mavi olmasını istiyorum. demiş çocuk

    Kadın bir iç geçirmiş ve:

    -Önceden her yer yemyeşildi gökyüzü maviydi şimdiki gibi içtiğimiz bu su kahverengi değildi. demiş anne

    -Bütün arkadaşlarım onlara efsane diyo anne. demiş çocuk

    Kadın acı acı gülmüş:

    -Birazcık da bana neden bırakmadın anne ufak yeşillikler var onu da askerler koruyo göremiyoruz. demiş çocuk

    Kadın gülümseyip öpmüş çocuğunu

    -Ama bütün onları ben yok etmedim ki yavrum. demiş anne

    -Eğer böyle olacağını bilseydiniz şu an çöplerin kenarındaki teknoloji parkına değil, çimenlerdeki salıncaklara koşacaktı yavrun anne. demiş çocuk

    Ağlamış kadın. Biraz daha doğaya sevecen olsaymış belki hala çiçekli bir park olabilirmiş....

  3. ATARDAMARLAR

    • Kanı kalpten diğer organlara taşırlar. Kalbin karıncıklarından çıkan damarlara, aort ve akciğer atardamarı denir.

    • Atardamarın duvarı üç tabakadan meydana gelmiştir. En dışta bağ doku, ortada güçlü kas dokusu, en içte epitelden oluşmuş esnek bir zar vardır.

    TOPLARDAMARLAR

    • Vücuttan toplanan kanı kalbin kulakçığına getiren damarlardır. Kalbe bağlananları, akciğer toplardamarları ile alt ve üst ana toplardamarlardır.

    • Bu damarlarda en içte kapakçıklar yer alırken, kas tabakası zayıftır. Bağ dokudaki elastik lifler azalmıştır. Orta tabakada elastik lifler yoktur. Vücudun alt kısmındaki toplardamarlarda üste doğru açılan tek yönlü kapakçıklar bulunur. Bu kapakçıklar kanın kalbe doğru hareketini kolaylaştırır.

    KILCALDAMARLAR

    • Yapısı Yalnız tek sıralı epitelden oluşan kılcal damarlar, taşıma sisteminin asıl iş yapılan bölümüdür. Kan ile doku hücreleri arasındaki bütün madde (besin, gaz ve metabolizma artıkları)alış-verişi kılcal damarlarda olur.

  4. Tüm insanlar yanında olsun, sana destek olsun istersin ama aslında insanlardan nefret ediyorsundur, O yüzden kimseyi istemezsin yanında…

     

    Hiçbir şey neşelendiremez seni, neşesizsindir sonuna kadar.

    Neşesiz ve hayata hevessiz…

    Güneş renksiz, yaz soğuk, insanlar salakça gelir gözüne

    Kolunu kaldıracak halin yoktur.

    Her şeye çok alınır olmuşsundur artık ne denirse densin batar mutlaka.

    Gülmek için neden yaratmazsın, gülemeyeceğini biliyorsundur.

    Zorla da gülünmez ya…

     

     

    “Boşver!” derler halini görenler. Sen bu “boşver”i bu sözü söyleyenlere uygularsın…

    Başka şeylerle uğraşman tavsiye edilir.

    Başka şeylerle uğraşırısın ama bir yere kadardır, sıkılırsın…

    Kulakların kör, gözlerin sağır olmuştur.

    Smileyler de bile gülemezsin elin gitmez o yay paranteze…

    Her şey siyah-beyazdır hayatında ama Beşiktaşlı değilsindir.

     

    “Eskiden kitap okurdum ve mutluydum dersin…” kitap okumak istersin ama okuyamazsın.

    Dışarıdaki herkes bir şeyler anlattığı ve hatırlattığı için dışarı da çıkmazsın

    Ve korkarsın her şeyden.

    Kucak aşmış bekler sizi depresyon...

    Depresyondasınızdır, hoş gelmişsinizdir.

    Açtıkça açasın gelir Gülay’ın o yanık sesinden dökülen yanık sözlerin sesini…

    Üstüne bir de Barış Manço dinleyince nefes alamayacak gibi olursun

    Hiçbir şey eskisi gibi değildir artık

    İliklerine kadar acı içerisindesindir.

    Beynin tat alamaz durumdadır.

    Artık eser kalmamıştır o neşe dolu halinden.

    Acizleşmişsindir.

    Bomboş bir dünyadasındır.

    Arkadaşın, dostun, ailen yoktur.

    Tek başınasındır…

    Çünkü “o” da gitmiştir…

  5. Bu gecenin tarifi imkansız...

     

     

     

    Acıların en koyusu yüreğimde,elime aldığım basit bir kalemle.

    Asilce seni anlatmaya,seni yaşamaya çalışıyorum..

     

    SEN..deli mavi hoyrat esinti..

    SEN..yüreğimin üstüne kapanmaz yaralar açan

    VE SEN.. aşk nedir bilmeyen yalancı varlık..

    Kimbilir kimlerin dizinde uyuyorsun şimdi..

     

    Ben bu gece biraz daha yorgun,huysuzum halbuki bu gece sensizliğin bilmem kaçıncı gecesi unutmalıyım seni öyle değil mi?Hatırlamamalı,ismini anmamalıyım..Ne zordur ki ! Böyle bir ihtimal bile yok..

     

    Şimdi buraya yazıyorum seni benden sonra bir kaç kişi okuyup ellerine,yüreğine sağlık diyecekler..Bilmeyecekler ki bunlar benim sessiz çığlıklarım,sana yakınlığım,hepsi senden bir alıntı bir parça,ve bilmeyecekler ki..

     

    Ben günlerce yitik rüzgarlarla uyandım..

    Geceleri sen diye kapattım gözlerimi..

    Ve nihayetinde uykuda terk etti beni..şimdi yapayanlızım!

     

    Gitmek neyi değiştirdi söylesene? O gördüğün düşler gerçeğe dönüştümü,ben karaları bağlarken sen pembe günler mi yaşıyorsun..peki mutlumusun söylesene..?

     

    Tamam..

    Al işte bütün rüyaların gerçekleşti birer birer.Oysa ne sözler verilmişti değil mi???Mutluluk denen o zavallı varlığı yutan feleğe bir çomakta biz sokucaktık.Yıkıcaktık umutsuz yolları yerine yeni ümitler yapacaktık.. yürekler dolusu isyanım var sana anlasana..??

     

    Affetmiyeceğim seni..

    Sana her yazışımda birkez daha,

    Bir kez daha nefret edeceğim senden..

    Sen beni kimlere,nelere değiştin..

    Oysa sen canım,sevdiğim,sevgilim.. nelere değmiştin

    Nerden bilebilirdim ki sevmenin diğer adınında ayrılık olduğunu!..

    • 2
      başlık
    • 4
      yorum
    • 2182
      görüntü

    Son Başlıklar

    olric-
    En Son İleti

    Rusalka (2007)

    Yön:Anna Melikyan

    Rus kadın yönetmen Anna Malikyan tarafından ortaya konan farklı ve kaydadeğer bir yapım olmuş. Türkçesi ‘deniz kızı’ olan film adından anlaşılacağı gibi bir deniz mahsulü olan küçük Alisa’nın yer yer fantastik öyküsünü anlatıyor.Deniz kıyısında küçük bir barakada annesi ve büyükannesi ile yaşayan Alisa, babasızlıktan ve yalnızlıktan olsa gerek problemli çocuklar kategorisindedir. En büyük hayali balerin olmaktır ve annesinin erkeklere olan düşkünlüğü onun çok rahatsız etmektedir. Başkalarının isteklerini yerine getirmek gibi özel bir güce de sahip olmasına rağmen oldukça mutsuzdur,bir güneş tutulmasının ardından sessizlik yemini eder, bu yemini sonrası özürlüler okuluna gönderilir. Sessiz bir çocukluk geçirdikten sonra kendisinin neden olduğu bir felaket sonucu yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalırlar. Filmde de belirttiği üzre gidebilecekleri tek yer olan büyük şehre yani Moskova ya giderler. Buraya kadar fantastik masal tadında geçen film bir anda kabuk değiştirir.Alisa büyümüştür,o da ister istemez hormonlarına yenik düşer ve aşık olur. Aşk yemini de unutturur tabi..

     

    Film, görsel açıdan Fransız yönetmen Jean Pierre Jeunet’i fazlası ile andırıyor özellikle Amelie filmini çağrıştırıyor. Alisa, Amelie gibi pozitif bir karakter değil ,yeri gelince acımasız ve gaddar olabiliyor.biraz daha sert ve hüzünlü bir Amelie hikayesi diyebiliriz aslında. Fransız yönetmeni sevenler,benim gibi bu Rus filmini de çok seveceklerdir.

    Filmde gözden kaçmayan daha doğrusu göze sokulan bir kapitalizm eleştirisi var. Şehrin dört bir yanı reklamlarla kuşatılmış ve her ürün insanlara öğütlemelerde bulunuyor. Bir nevi kişisel gelişim görevine soyunuyor reklamlar, biz farkında olmadan yaşam koçluğumuzu yapıyor. ‘hep daha fazlasını iste’ , ‘tutkularının peşini bırakma’ gibi safsatalarla bizi biz olmaktan çıkartıyorlar,kariyer peşinde koşan, kendi gibi vahşi insanlar yaratıyorlar..

    Sırf görselliği için bile izlenebilecek bir film Rusalka, bunun yanında harika bir hikaye de sizi bekliyor. Alternatif ve bağımsız sinemayı sevenler tarafından zamanla özel bir yeri olan filmler arasına girecektir diye düşünüyorum..

  6. Ey Çanakkale'nin ve bu vatanın müdafaasında canı, kanı, teri olan şehitler, gaziler... İngilizleri, Fransızları, Hintlileri ve daha nicelerini Çanakkale'de iman dolu göğüsleriyle karşılayan kahramanlar... Çok uzak coğrafyalardan gelen bu milletlerle bir alıp veremediğin yoktu aslında. Yeni Zelanda, Avustralya, İngiltere nerede, Çanakkale neredeydi? Şâirin o yıllarda "Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ" şeklinde tasvir ettiği bu insanlar senin topraklarında ne arıyorlardı acaba?

    5.jpg

    Seni kolay lokma sanıyor, devletini yıkmak istiyorlardı. Birileri General Stanford'a, Türkleri tanımadıklarını, Çanakkale hakkında hiçbir şey bilmediklerini, Boğaz'ı aşmak için 150.000 kişilik bir kuvvete ihtiyaç olduğunu söylüyordu. Söylüyordu ama buna kimseyi inandıramıyordu. Hattâ İngiliz Kitchere, bu sayıyı çok buluyor, Çanakkale'nin geçilmesi için bu sayının yarısının yeterli olacağını, kısa sürede İstanbul'a ulaşacaklarını düşünüyordu. Böylece, "kocamış Türk devleti, Gordion'un kördüğümü misâli, bıçakla kesilmiş gibi bölünüp dağılıverecekti."

     

    Büyük küçük hepsinin iştahı kabarmış, birbirlerine İstanbul'da randevular veriyor, zafer sonrası lüks yerlerde buluşmayı ümit ediyorlardı. Ganimetten pay kapmaya hazırlanan biri, daha 1909'da Bizans İmparatoru kıyafetiyle fotoğraf çektirip etrafındakilere gösteriyor, "İstanbul'a vardığınızda beni orada bulacaksınız." diyordu.

     

    Onlar böyle düşünedursun, sen hazırlanmakla meşguldün. Ezineli Yahya Çavuş'la karşılarına çıkmaya hazırlanıyordun. Losfaki, Çatalca, Vekestin, Dömeke savaşlarında dövüşmüştün. Makedonya'da, Yunanistan'da, Balkan Harbi'nde bulunmuştun. Çanakkale'de bulunmamak bir eksiklik olacaktı senin için. Hemen Seddülbahir Cephesi'nde, 26. Alay'da yerini aldın. Düşmanın karaya çıkmasına, kumsalda bir metre dahi ilerlemesine gönlün razı olmuyordu. "Bu böyle olmaz kumandanım. Düşman bu topraklara ayak basmamalıdır. Çıkartma yapacağı noktaya gidip onları durdurmayı vazife bilirim." demiştin alay kumandanına. Kumandan Binbaşı Kadri Bey, "Peki, arzu ettiğin gibi olsun; fakat yanına bir manga er al." demişti. Bu esnada, komutanla konuşmalarını dinleyen 63 er, ön cephede yer almak için atılmıştı meydana. Sen onlara nereli olduklarını sormuştun önce. Kimi "Konyalıyım.", kimi "Maraşlıyım." dedi. Oysa sen Çanakkaleli olanları arıyordun; onları seçecektin; ama Afyonlu Kara Mehmet, "Çavuşum, Müslümanlıkta hemşehrilik mi ileridir, yoksa kardeşlik mi, biz din kardeşiyiz, bizi kendinden ayırma!" sözleriyle bir hakikate tercüman olmuştu. O gün, iki takım inanmış yiğitle Kirte Körfezi'nde 3.000 kişilik düşmanı durdurmuş, "Buradan çıkartma yapmak imkânsız!" dedirtmiştin.

     

    Çanakkale'de şenlik yapacaklarını düşünüyor, "Çanakkale Boğazı'nda ve Gelibolu Yarımadası'nda toplarımızın ve birliklerimizin şenliği başlayınca Türkler, çaldığımız havaya ayak uydurarak oynamak zorunda kalacaklar. Bu, Türkler için İstanbul'u savunmak üzere ricat havası olacak." diyorlardı. Seni unutmuşa benziyorlardı.

     

    Senin, 6. Alay 2. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Hasan Fehmi Bey olarak da anlatacakların vardı. Diyarbakırlıydın. Hücumun en şiddetli ânında iki yerinden yaralanmıştın. Askerlerin, seni emniyete almaya çalışıyorlardı. Ancak sen, "Çocuklar, benimle uğraşacak zaman değildir, düşmana yumruğu vuracak zamandır. Kuvvetli bir hücum yapın ki, bölüğümüzün muvaffakiyetini göreyim. Tâ ki gözüm açık gitmesin!" deyip hücuma teşvik için kalkmaya yeltenirken, kalbinden yediğin mermi, destanının son noktası olacaktı.

     

    Âdeta 1453'ün intikamını almak istiyorlardı. O kadar ki, "Ümitlerimiz çok çok artmıştı. Kurtarılacak Kudüs mü, yoksa Konstantinopol mu? Ne farkı var?" diyorlardı. İstanbul'u aldıklarında Kudüs'ü almış kadar sevineceklerdi. Ama cephede karşılarına çıkacak olan 6. Alay'ın 6. Bölüğü'nü ve Mülâzım-ı Evveli Ulvi Bey'i hesaba katmamışlardı. Senin bir hücumda yaralanıp yere düştüğünü, bir top mermisinin ayağını alıp götürdüğünü anlatıyorlar. O gün seni görenlerden biri, doktorlar sadece bir deriyle vücuduna tutunan ayağını kesmek istediklerinde, "Aman ayağımı kesmeyin, sonra bölüğümün başına gidemem." dediğini anlatacaktı.

     

    Böyle kahramanlıklar bir destanlarda bir de senin tarihinde vardır.

     

    Seni hasta ve güçsüz görüyor, hafife alıyorlardı. Ancak görmedikleri bir şey vardı. Senin imanından gelen, "Ölürsem şehit, kalırsam gazi!" anlayışından haberleri yoktu. Senin komutanların için, "Bir hafta sonra İstanbul caddelerinden geçişimizi esirler safında seyredecekler." diyorlardı.

     

    Seni kolay lokma sanıyorlardı. Cepheyi terk edeceğini, çoğunuzun esir olacağını düşünüyorlardı. Sonra, senin satın alınabileceğini zannettiklerinden, savaştan önce basın yoluyla her birinize 10 şiling verileceğini ve sizlere dokunulmayacağını duyuruyor, böylece cephede savaşacak Türk askerinin kalmayacağını inanıyorlardı. Oysa sen satılık değildin. Hiçbir zaman da olmamıştın. En fazlası ölümdü. Ancak sen onu da şerbet niyetine içerdin. Hele bu, kudsî bir gaye uğruna olursa... Geride kalanların da, tevekkülle "İnnalillah ve inna ileyhi raciun." derlerdi.

     

    Zafer kazanmanın birinci şartı inanmaktı. Ancak İngiliz komutan Hamilton inanmıyordu, en azından şüpheleri vardı. Günlüğüne düştüğü, "Cephede bir harp günlüğü tutmalıyım. Buna ihtiyaç var. Gâlip gelene sorulmaz, fakat yenik düşen her şeyi cevaplandırmalıdır." notu, "yenilirsem" düşüncesiyle hareket ettiğini gösteriyordu. Diğer yandan, savaşın ilerleyen günlerinde, "Türkler gerçekten cesurlar ve görüldükleri yerlerde korku salıyorlar. Masal kitaplarında değil ama süngü takılmış parıltılar içinde bir uzun insan hattı, Allah Allah sesleriyle üzerimize koşuyor." sözleriyle, iman ve inançtan müteşekkil bir sette tosladıklarını, "Diğer zamanlarda 'Allah kısmet ettiyse' kayıtsızlığı içindeler." ifadeleriyle senin farklılığını dile getiriyorlardı.

     

    Yorgundun, güçsüzdün. Ancak, vazifeni hakkıyla îfa etme konusunda mesuliyet hissiyle dopdoluydun. Ve sen Karargâh-ı Evvel Muhafız Piyade Bölüğü Kumandanı Mülâzım-ı Evvel Ruhi Bey olarak çıktın karşımıza bir de. İngiliz uçağını düşürmüştünüz. Pilotları atlayarak canlarını kurtarmıştı. Dalgalarla boğuşuyorlardı. Sizlerden -biraz önce öldürmeye çalıştığı kimselerden- yardım bekliyorlardı. Tam bu sırada komutanınız, "Bu iki adamı kurtarmaya kim gider?" diye sorunca, "Bir kumandan emir verdiğinde, süngü üzerine, top üzerine gidip ölmek vazifemdir." deyip atılmıştın ortaya. Sen merhametliydin ve düşmanından da esirgemiyordun bunu. "Düşmanım da olsalar, onları kurtarmak bana bir vicdanî vazife oldu." diyerek öne çıkmıştın. Sendeki bu vazife şuuru, düşmanlarının gözünden kaçmıyordu. "Hakikaten ben hayatımda bu derece cesur asker görmedim. Hücuma kalkıp ilerlemeye başladık mı üzerlerine yağdırdığımız mermi sağanağına aldırmadan soğukkanlılıkla ayağa kalkıyor, siperlerden fırlıyor ve başlıyorlar ateş etmeye... Bu askerler kendilerine verilen vazifeyi aynen yerine getirme hususunda pek mert hareket ediyorlar." sözleriyle hakikati teslim ediyordu Hamilton.

     

    Bu destanın bir de "Sarı İbrahim'in oğlu Mehmet" sayfası vardı. Bir hücumda yaralanmış, bu hâlinle üç gün boyunca sürünerek mevziine yaklaşmaya çalışmıştın. Ancak bir de baktın ki, bir Avustralya kolu saldırı hazırlığında. İşte o zaman hayatını hiçe sayıp bağırarak uyarmıştın arkadaşlarını ve düşmanın püskürtülmesini sağlamıştın. Yüzbaşı Emin Ali Bey seni şöyle tanıtıyordu: "Semalardan tatlı bir hitap gibi gelen bir sesle düşmanı haber veren o meçhul askeri bulmak istedik. Gönderdiğimiz keşif kolu, 47. Alay Kumandanı Şehit Tevfik Bey'in boru neferi, Antalya'nın Kağnıcılar Köyü'nden Sarı İbrahim Oğlu Mehmet'i son nefeslerini verirken getirdiler. Bu kahraman çocuk, hayatının son deminde kendi için değil, siperdeki arkadaşları için unutulmaz büyük bir fedakârlık göstermiş, bize düşmanın baskınını bildirmişti. İşte Çanakkale muharebelerine hâkim olan sır burada, bu ölmeyen büyük ruhtadır."

     

    Seni kolay lokma sanıyorlardı. Hemen yutuvereceklerdi. Ama sen kolay lokma olmadığını ziyadesiyle ispat ettin. Her birinizin yaşadığı ayrı bir destandı aslında. Hepinizin hikâyesi anlatılmaya, bilinmeye lâyıktı. Bir Çanakkale kahramanının, "İşte bey! Çanakkale baştanbaşa bir tarih, hattâ bir destandır! Temenni ederiz ki, memleketimizin mütefekkirleri, içtimaiyyunu (sosyal bilimcileri) bizdeki bu seciyeyi, bu levhaları parlatsın." sözleri her birinizin hâtıralarının ele alınmasının lüzumuna işaret etmektedir.

     

    Kaynaklar

    - Mehmet Niyazi, Çanakkale Mahşeri, s.246

    - Vehbi Vakkasoğlu, Çanakkale'de Şahlananlar, s.29

    - Talha Uğurluel, Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi, s.242

    - Vehbi Vakkasoğlu, Bir Destandır Çanakkale, s.144, 146

    - Dr. Yusuf Gedikli, Cepheden Çanakkale, s.142

    Mehmet SUCU

    • 1
      başık
    • 0
      yorum
    • 2262
      görüntü

    Son Başlıklar

    Hocalı Soykırımı

    Azerbaycan’ın Yukarı Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında 26 Şubat 1992 yılında Ermenistan ordusu sivil, kadın, çocuk, yaşlı ayırımı yapmadan 613 kişiyi en ağır işkenceler uygulayarak soykırıma tabi tutmuştur. Katledilenlerin 83’ü çocuk, 106’sı kadın ve 70’i ise yaşlıydı. 8 Aile tamamen yok edilmiştir. Bu katliamdan toplam 487 kişi ağır yaralı olarak kurtulmuştur. 1275 kişi ise rehin alınmış, 150 kişi ise kaybolmuştur. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde cesetlerin yakıldığı, birçoğunun kafa derilerinin yüzüldüğü, gözlerinin oyulduğu, kulakları, burunları ve kafaları ile vücutlarının çeşitli uzuvlarının kesildiği görülmüştür. Aynı vahşetten hamile kadınlar ve çocuklar bile nasibini almıştır. Ermeniler tarafından Hocalı’da gerçekleştirilen bu vahşet, uluslararası camianın suç olarak kabul ettiği soykırım ve insanlığa karşı suçlar kapsamındaki tanımlamalarla birebir örtüşmektedir.

     

    Hocalı soykırımına katılmış Ermenilerin yaptıkları uluslararası hukuki antlaşmaların - Cenevre Sözleşmesi, İnsan Hakları Beyannamesi, Vatandaş ve Siyasi Haklar Konusunda Uluslararası Sözleşme, Ateşkes Zamanında ve Askeri Çatışmalar Zamanı Kadın ve Çocukların Korunması Beyannamesi ve BM’nin 'Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşmesi' 2. Maddesinde yer alan “milli, etnik, ırkı veya dini bir grubu kısmen veya tamamen imha etme” biçiminde tanımlanan Jenosit/Soykırım kavramı ile tamamen örtüşmektedir. Ermenilerin Hocalı’da yaptıkları toplu katliam BM Soykırım Anlaşmasında Soykırımı düzenleyen 2. maddenin a) bendinde yer alan “bir grubun üyelerinin katledilmesi” ve B) bendinde yer alan “grup üyelerinin bedeni ve akli açıdan ciddi biçimde zarar verilmesi” koşulları ile birebir uyuşmaktadır.

  7. modernjames
    En Son İleti
    Zorlandığım bir liste yapıyorum son bir iki gündür. İlk başta kolay deyip, sonra öyle olmadığını anladığım…

     

    Bugünden sonra nefesimi keseceğini düşündüğüm an’lar listesi bu. Sağlığım yerindeyken, ölmeden önce yapmak istediklerim.

     

    Burada da niyetli bir şekilde paylaşıyorum sizlerle. Hem kendi kendime söz verip bunu kayda almak, hem de sizlere biraz daha kendimi açabilmek adına.

     

    Eğer sizin beyninizi de alabilirsem bir iki dakikalığına bile olsa, “benim kendi listemde neler olurdu” diye sormanızı sağlayabilirsem, bonus olur bu bana.

     

    Listenin üç başlığı var.

     

    İlki; bana “işte bunlar, bakalım kaç tanesi gerçek olacak” dedirtenler. İkincisi; hemen yapabileceğim halde yapmayı neden beklediğimi bilmediklerim. Üçüncüsü de bir fantezi; bir daha dünyaya gelme şansım olsaydı…

     

    Başlayalım ilkinden.

     

     

    1. “İşte Bunlar” Listesi:

     

    - Uzaya yolculuk, hatta bir süre yaşamak orada.

    - Steve Jobs ile başbaşa balık rakı. Salaş bir yerde.

    - Virgin markası (ve Richard Branson) ile herhangi bir konuda eğlenceli bir işbirliği.

     

    - Bir filmde oynamak. Ufak bir rol de olsa.

    - Uçak uçurmak (kısa süreliğine de olsa pilotluk işte.)

    - Led Zeppelin, Pink Floyd, Metallica. Bunlardan birinin konserinde ve kulisinde olmak.

     

    - İmkanı olmayan çocuklar için okul (eğitim sistemini benim oluşturduğum.)

    - Futbol okulu (futbolcu, teknik adam, masör, yönetici, hakem, hatta top toplayıcı çocuk yetiştiren.)

     

    - Tutkulu bir aşk. Uzunundan…

    - O’ndan çocuk sahibi olmak.

    - Bir bebeğin doğumunu canlı gözlemlemek.

     

    - En az 3 haftalık bir gemi yolculuğu. Uzaklara…

    - Her sene en az 1 ay İstanbul dışında olmak. Bir kısmı denizde.

    - Bir karavanla (5-6 kişi) tüm yaz boyunca serserilik.

     

    - Özgün bir kitap üretmek.

    - TV Programı yapmak (format, sunum; hepsi!)

     

    - Küba’yı yaşamak (bizde mevsim kışken.)

    - Çin Seddi’nde koşmak, bisiklete binmek, sigara içmek…

    - Avusturalya ve Yeni Zellanda’da bir süre geçirmek. Bir süre.

     

    - Kendi tasarladığım, içinde bir dj ve ahçının aşçının da yaşadığı, kimin girip çıktığı sürprizlere açık, salaş bir yaşam alanı (ofis/ev.)

     

    - Sezen Aksu ile bir köyde bir hafta sonu geçirmek, bol sohbet; yemece içmece; yazmalı, çizmeli… (Bu madde alttaki listeye de girebilir. Hatta çıkabilir de, emin değilim!)

     

    2. Bunlar da yapmayı neden beklediğimi bilmediklerim:

     

     

    - Bir üniversitede haftada bir, yarım gün ders vermek (sınavın olmadığı.)

    - Organlarımı bağışlamak için bir kağıt parçası imzalamak.

    - Kendi tasarladığım bir dövmeyi yaptırmak.

    - En az bir ay süre ile barmenlik yapmak.

    - Kapodokya’da bir hafta sonu, oradaki dokuyu tatıp, sonra da balona binmek.

    - Yunuslarla yüzmek. Saatlerce.

    - Tüm Fikir Atölyesi okurları ve arkadaşların olduğu kocaman bir parti. Hem paylaşmaca, hem eğlence.

    - Paralı bir yolda giderken arkadaki arabanın ücretini vermek (ve aynaya bakmamak.)

    .

     

    3. Bir daha dünyaya gelsem ve seçme şansım olsa… Fantezi ya işte.

     

    Bir rock grubunun parçası veya aykırı bir film yönetmeni olmak isterdim sanırım.

    —–

     

    Bu listeyi yaparken bile heyecan duydum, zorlansam da zaman zaman… Kaç tanesi bakalım gerçek olabilecek. Eksik kalacağı kesin ama sorun değil. Önemli olan yaşadığımız anın kıymetini bilmek değil mi?

     

    Siz de paylaşmak isterseniz eğer “nefes kesecek anlarınızın” neler olmasını istediğinizi, buyrun.

     

    Kalem şimdi sizde.

    bence bunu okuduktan sonra muhakkak kafa yormalı ve kendi listemizi oluşturmalıyız.

  8. enginar
    En Son İleti

    Vitrinin camlarında duran mor giysiler ihtişamlarıyla alıcılarını bekliyorlar.

    Alıcısı olmayan morlar ise insanlarda acı,keder ,korku, nefret,utanç duyguları ile kendi içlerinde mücadele ediyorlar

    İkiside mor.AMA ÇOK FARLI BİR MOR.

    Mor rengi çoğumuz severiz Hele tonları bir araya gelirse .Morun hiç sucu yok ama, bazı morlar beni deliye döndürüyor. :deli: Mor yetmezmiş gibi bir de yanına biraz siyah biraz da kırmızının tonlarını almış .Bir yüzün ,bir gözün , bir elin ya da vücudun her hangi bir yerinde mosmor oluvermiş.

    Morun ne suçu var bunda, ama işte karşınızda şiddet sonrası ortaya çıkan bir mor.

    Mor da utanıyor bu duruma mosmor olan da. .Utançlarından bakanıyorlar etraflarına .Kılık değiştirmek zorunda kalıyorlar.Maskeli balolar bundan dolayı ortaya çıktı galiba. Kıyafetler hep aynı :shuriken: Bu şiddeti yapanların mosmor olması gerekmez mi?

    Ne gezer hiç bir şey olmamış gibi geziyorlar kasıla kasıla.Ya bu olaylara şahit olan çocuklar o morluklardan nasıl etkileniyorlardır dersiniz?

     

    Belki hiçbiz zaman mor renkli bir giysi giymiyecekler.Moru görünce o günlere dönecek korkuları,nefretleri,acıları pekişecek içlerinde. Ya da onlarda morun tonlarını yapan birer birey olarak çıkacak karşımıza .Morluk sadece şiddet sonrası olmuyor.Gelip geçici morluklar da vardır.Ağza alınmıyacak sözleri de duyduğumuz zaman da yüzümüz de utancımızdan kızarır ve morarırız.Bu ara haberleri izleyenler şaşkınlıktan biraz morarmıştır.Neyse olayın gerçek yüzünü öğrenince morarmam çabuk geçti . :shocked: Nerden bilirdim :aptalkafam: Meyerse bizim vekiller bu yıl Kırkpınar Yağlı Güleşle'rine katılıyorlarmış.Her sporcu gibi onların da antraman yapmaya hakları yok mu?Meçlis salonun da antraman yapmanın ne sakıncası olsun.İyi ki antramanmış.Biraz terleyecekler anlaşılan : :sweatingbullets::shocked: Birileri antraman olmasaydı şimdiye kadar morluk var mı,acı var mı diye sorardı değil mi?

    • 2
      başlık
    • 2
      yorum
    • 3933
      görüntü

    Son Başlıklar

    • Filler günde ortalama 2 saat uyurlar.

     

    • Amerika 'da 58 milyondan fazla köpek vardır.

     

    • Hastalanmayan tek hayvan köpek balıkları dır.

     

    • Köpek balıklarının kansere karşı bağışıklığı vardır.

     

    • Timsahlar derine batabilmek için taş yutarlar.

     

    • Bir ıstakoz 7 senede ancak yarım kilo alabilirler.

     

    • Büyükçe bir yunus günde 2 ton yiyecek tüketir.

     

    • Sivrisinek insanların ölümüne en fazla sebep olan hayvandır.

     

    • Bir inek hayatı boyunca yaklaşık 200.000 bardak süt üretir.

     

    • Mavi balinanın ağırlığı 22 ayda 26 tona kadar ulaşır.

     

    • Bir karınca kendi ağırlığının 50 katı ağırlığı kaldırabilir.

     

    • En hızlı kara hayvanı çıtadır. Hızı saatte 95 km'ye ulaşabilir.

     

    • En hızlı balık yelken balığıdır. Hızı saatte 109 km'ye ulaşabilir.

     

    • En hızlı kuş boğazlı kırlangıçtır. Hızı 3 saniyede saatte 128 km'ye çıkabilir.

     

    • Mavi balinanın çıkardığı ses 850 km öteden duyulur.

     

    • Mavi yunusların kalbi dakikada sadece 9 kere atar.

     

    • Suaygırları su altında doğar ve doğar doğmaz yüzebilirler.

     

    • Hayvanlar aleminde sadece domuzlar güneşten yanabilir.

     

    • Suaygırları ağızlarını 120 cm açabilirler.

     

    • Bir pire kendi boyunun 150 katı yüksekliğe zıplayabilir.

     

    • Son 4000 sene içinde herhangi bir yeni hayvan evcilleşmemiştir.

     

    • Karıncaların koku alma kabiliyeti en az köpekler kadar gelişmiştir.

     

    • Insanları parmak izinden, köpekleri ise burun izinden tanımak mümkündür.

     

    • Aynı parmak izi gibi her insanın dil izi de farklıdır.

     

    • Hamamböcekleri yaklaşık 250 milyon yıldır hiçbir değişime uğramamışlardır.

     

    • Balinanın derialtı yağından sabun, güzellik kremi, margarin elde edilir.

     

    • Vampir yarasaları hayvanların kanını emer ve günde 1 çorba kaşığı kanla doyarlar.

     

    • Bilgisayarla uğraşmak gözleri bozmaz, sadece yorar.

     

    • Dünyadaki ısı 1900 yılından itibaren 0,7 derece arttı.

     

    • Yunusların beyni insanlarınkinden büyüktür.

     

    • Yanlış dereceli gözlük gözü bozmaz.

     

    • İnsan, ömrü boyunca 20 kg toz yutar.

     

    • Kibrit kutusu kadar bir altın, bir tenis kortu büyüklüğüne kadar inceltilebilir.

     

    • Peru'da hiç umumi tuvalet yoktur.

     

    • 600 tane bitki cinsi et yiyendir.

     

    • 60 yaşında, insanlar tat alma duyularının %50'sini kaybederler.

     

    • El tırnakları ayak tırnaklarından 4 kat daha hızlı büyürler.

     

    • Gülmek için 17, surat asmak için 43 adaleye ihtiyaç vardır.

     

    • Beynin %85'i sudur.

     

    • Dünyada en çok kullanılan isim Muhammed'dir.

     

    • Eskimolar buzdolaplarını yiyeceklerin donmaması için kullanırlar.

     

    • Fare bir deveden bile daha fazla süre susuz kalabilir.

     

    · Uydular günümüz ses ve veri trafiğinin 10'da birini taşımaktadır. Fakat bir tane fiber optik kablonun kapasitesi varolan tüm uyduların kapasitesinden fazladır.

  9. Yönetim Grubu Blogu

    • 2
      başlık
    • 2
      yorum
    • 14485
      görüntü

    Son Başlıklar

    Legendary
    En Son İleti

    Gönderen: Legendary,

    Merhabalar Arkadaşlar

     

    Öncelikle bize bu olanağı sunduğu için Sayın Admin'e teşekkür ederim

     

    Sizlere başlık açma, konu ekleme çalışmalarımı sunacağım.

    Yeni konular eklemeden önce çeşitli yerlerden araştırmalarımla notlar alıyorum.Bu uzun bir araştırma oluyor.

    Açacağım başlıkları derleyip arka arkaya eklemeler yapıyorum.Yani ilk gördüğüm yerden okuyup ekle yapıştır olmuyor.

     

    Sizler oradan arka arkaya çıkan başlıkları bu şekilde algılasanız da, saatler alan araştırmalar, notlar sonrası son aşama olarak başlıklar geliyor sevgili arkadaşlar smile.gif

    Başlıkların aralarında kendi yorumlarımı da serpiştiriyorum. Kaynaklarını da eklemeye özen gösteriyorum "arada elbet unuttuklarım az da olsa oluyor" blushing.gif

    Elimden geldiğince sizlere ve herkese biraz faydalı olabilmek ve doğru bilgiler sunabilmek için çok titizlikle araştırmalar yapıyorum.

     

    Açtığım her başlığın, her konunun sonuna kadar arkasındayım arkadaşlar. Daha da faydalı olabilmek adına severek ve zevkle çalışmalarıma devam edeceğim.

    Sizlere sunduğum başlıkların hepsi okunup eklendiği için bana çok şeyler öğretti. Sayenizde bilgim arttı smile.gif

     

    Yönetim başta olmak üzere herkese çok teşekkür ederim clover.gif

     

    Saygılar

  10. İnsanın hayatını değiştirmek istemesi, hayatında köklü değişiklikler yapmak istemesi ve bu isteklerin üzerine üzerine gitmesi ne kadar da yorucuymuş meğer. Sen istiyorsun fakat sadece senin istemen yetmiyor. Etrafında olan onca insan da dahil oluyor değişikliklerine, yapmak istemelerine.Bazen çok gözü kara, güçlü veya dik olman da yetmiyor şu hayata karşı.Hep güçlü görmüş herkes seni çünkü. Bir kere bile olsun pes etmeye başlamanı görmeleri sana yüklenmelerine neden oluyor. Boğulmak nedir, beyin yorgunluğu nedir ben şu son 15 günde anladım. İnanın şimdiye yaşadığım süre boyunca böyle zorlu günler görmemişim ben, oysa çok zor günler geçirdim derdim. Ev değiştirmekle başladım ilk önce. Daha büyük ve güzel bir eve taşındım. Fakat nakliyeydi, elektrikti, suydu, aidattı, kablolu tv , internet, tamiratlar, eşyaları yerleştirmeler ne gıcık işlermiş. Unutmuşum tüm bunları. Yıllar önce sık sık ev değiştiren ben , 4 yıldır aynı evde oturmanın rahatlığına alışmışım meğersem. Bütün bu işler için giden paralar da işin cabası. Ve artık otobüs anılarımda olmayacak ne yazık ki. Bayanlar birde saçlarını değiştirir dimi hayatlarında ters giden bir şeyler olduğunda. Kıyamadım ama saçlarımı kestirmeye sadece boya ve biraz da kesim :) Yeterli geldi. Sevindim de ayrıca saçlarımda köklü değişiklik olmadığına. Dedim ki kendi kendime "depresyon hafif mi geçiyor ne"...

     

    Bide hayatımdaki Ferit Öküzü yok artık :) Alışkanlıklardan kolay kolay vazgeçilmez biliyorum ama benim beynimin bir güzel formata ihtiyacı var onu biliyorum bir tek. Bağırmaların, çağırmaların, kıskançlıkların,hesap sormaların olmadığı günlerin başlaması bile benim için süper bir olay.

     

    Kedim de yok artık. Kedi bana göre değilmiş onu anladım. Hep derim ya hayvanlarla aram pek iyi olmadı. Kendimle bile ilgilenmeyi unuttuğum şu dönemlerde ona zaten ilgi gösteremedim. Verdim gitti bir arkadaşa. Dönüp yüzüme bile bakmadı gıcık :) Gitmeye çoktan meraklıymış meğersem. Bende su kaplumbağası aldım kendime. Hemde 3 tane. Çok ama çok şirin şeyler bunlar yaaa. Sadece parmaklarımı ısırıyorlar arada ama olsun. Sakinlik ve sessizlik istediğim hayatımın bir parçası oldu onlar da artık. Sesleri çıkmıyor, çok sakinler ve yavaşlar. İstediğim bu işte.

     

    Şimdi ise yarından itibaren yapacağım yürüyüşlerin, gideceğim sinemaların, alacağım albümlerin, deniz kenarında yapacağım kahvaltıların (hele ki şu yağmurlu günlerde) hayalini kuruyorum. Sadece bu küçük bir kaç hayal bile eminim beni çok mutlu edecek. Zaten önemli olan insanın yapmak istediklerini yapması ve bunun için önüne kesinlikle hiç bir engel çıkmaması için mücadele etmesi değilmidir. Evet bu bir kaç küçük hayali gerçekleştirebilmek için son zamanlarda çok mücadele ettim hayata karşı. Ama sanırım kazanan ben oluyorum. Çok mutluyum ve değiştirilmeye çalışıldığım bir aşk bana göre değilmiş onu anladım. Nelere mal oldu...Çok yıprattı ama olsun...

    • 1
      başık
    • 0
      yorum
    • 2058
      görüntü

    Son Başlıklar

    Egemen Billur uluslararası tv kanallarında görev almıştır. Televizyon ve sinema üzerine çalışmaları vardır. Aynı zamanda yaratıcı bir tasarımcı olarak da dikkat çekmiştir. Profosyonel olarak film yapım yönetimi, fotoğraf çekimi ve tasarımcılık yapmaktadır. Kreatif danışmanlık ve tasarım faaliyetlerini sürdürmektedir. Uluslararası film festivallerine yaptığı ve yönettiği filmler beğeniyle izlenmektedir. Görüntü ve görütü tasarımıyla ilgili her alanda varlığını sürdürmektedir. Medya ve tasarım sektörünün aktif profesyonellerinden biridir.

     

    309324.jpg

    26818397.jpg

  11. hiba
    En Son İleti

    Hani bazen boynu bükük,acı ile kıvranıyor hissi veririz.Kelimelerimizden bezginlik,umutsuzluk,çökkünlük akar..Üzgün,depresif,ruhuna gömülmüş dururuz..İsyankar,acılarımızı haykıran,yaralarımızı ince ince kanatan,hatta arabesk şarkılar dinleriz.Ne kapıya çıkasımız, ne telefona bakasımız gelir.Evet bazımız çok sık yaparız bunu..Bazımız ise her daim böyleyizdir.

     

    En yaralı ''benim''dir,''kimse beni anlayamaz''dır,gitmek istiyoruzdur,ama fedakar olmak zorundayızdır,kendimizden vazgeçmeliyizdir,ah hep vazgeçen,hep katlanan bizizdir.İnsanlar ne kadar kıymetbilmez,sahtekar,duyarsızdr ve dünya ne kadar yalan,ne kadar boş,ne kadar da haindir.

     

    Bir şarkıda duyuverdim de anladım birdenbire:''Kendini eğlenmeye verir kırık kalpler..''

     

    Tersi düşünülse de her zaman,en çok eğlenenlerin kalpleri daha derinden incinmiştir teorisine aklım yattı benim de..Öyle ki daha fazla tahammül edememektedir bu hisse..Sabrı kalmamış ve dağıtmaya çalışıyordur bulutları üzerinden,yaşayabilmek için..

    Daha da gelecek olan darbelere dayanabilmek,göğüs gerebilmek için güç toplama çabasıdır bu..Hatta daha hafif acılara gülmektir belki de..Göstermemektir kimseye,çünkü diğerleri boğulacaktır o dipte..

     

    Herkesin başına gelenlerin tahammül gücüne göre olduğuna inanırım.Ama herkes acıyı duymaya,şikayet etmeye programlı olduğu için, ''gamsız'' veya ''tuzukuru''tabir edilenlerin sinelerinde mevcut kurşun yaralarını göstermemelerinin ne denli büyük maharet olduğunu anladım kendimce..

    Ve dayanma güçlerini idareli kullananlar var demek ki,yani bizler,ya da arabesk yaşayanlar.. :)

  12. sur
    En Son İleti

    Nefis i Azarlamak ;

     

    Sabırla sonuna kadar okuyunuz.

     

    Sayın Okuyucu!

     

    Senin nefsinde herkesin nefsi gibidir. Öğüt ve azarlamadan etkilenir. O halde hemen nefsine öğüt verip onu azarla. Devamlı olarak azarlayıp deki: Ey nefsim! Akıllı olduğunu iddia ediyor ve sana ahmak diyenlere kızıyorsun. Oysa senden daha akılsız kimse olamaz. Zira ömrünü boş şeylerle geçiriyorsun. Senin durumun polislerin kendisini arayıp , yakaladıklarında idam edeceklerini bilen bununla beraber bürün zamanı eğlence ile geçiren katilin durumuna benziyor. Seni almadan gitmemeye karar vermişler. Cehennem senin için yaratılmış. Ecelin bugün gelmeyeceğini biliyor musun? Bugün gelmese bile elbette bir gün gelecektir. Öyle ise bu gün geldi bil. Zira ölüm kimseye önümüzdeki gece, gündüz erken,geç, kış veya yaz gelirim dememiştir. Herkese anısızın, hiç ummadığı bir zamanda gelir. O halde hazırlanmamaktan daha büyük akılsızlık olur mu?

     

     

     

    Ey nefsim! Sana yazıklar olsun. Her gün bir günahla meşgulsün. Eğer Allah senin bu halini görmüyor sanıyorsan Kafirsin. Eğer gördüğüne inanıyorsan çok cüretli ve utanmazsın ki onun görmesini ve bilmesini önemsemiyorsun. Senin hizmetçin sana böyle itaatsizlik etse, ona nasıl kızarsın. O halde Allah’ın kızmadığından nasıl emin olabilirsin?

     

     

     

    Eğer azabına dayanırım, diye düşünüyorsan parmağını ateşe tut, ve ya bir saat kızgın güneşin altında bekle yahut çok sıcak hamamda biraz dur. O zaman ne kadar zayıf olduğunu anlarsın. Yoksa yapacaklarının yanında kalacağını, hesaba çekilmeyeceğini mi sanıyorsun? O halde Allah’ın emrini inkar ediyor ve yüzyirmi dört peygamberi yalancılıkla itham ediyorsun.

     

     

     

    Allah(C.C) buyuruyor ki:

     

    “Günah işleyen cezasını çekecektir.”

     

    NİSA 123

     

     

     

    Eğer “Allah kerem sahibidir, bağışlayıcıdır. Bana ceza vermez” diyorsan niçin bu kadar kişiyi bela ve sıkıntı içerisinde aç ve çıplak bırakıyor. Ve niçin kimse ekmeden biçemez? Eğer böyle düşünüyorsan niçin dünyalık arzularına kavuşmak ve dünya malını elde etmek için o kadar hile yapıyor “Allah kerimdir, zahmetsizce benim isteği verir” demiyorsun? Eğer “bunların böyle olduğunu biliyorum. Fakat zahmete katlanamam” diyorsan zahmet çekmeyen kimsenin yarın cehennem zahmetinden kurtulmak için biraz zahmet çekmesi gerektiğini bilmelisin. Bugün bu kadarcık zahmete dayanamzsan, cehennem zahmetine, işkence ve ızdırabına nasıl dayanırsın?

     

     

     

    Servet kazanmak için sıkıntılara katlanıyor ve vücut sağlığı için cahil bir doktorun sözü ile bütün arzularından el çekiyorsun da, cehennemin fakirlik ve hastalıktan daha zor olduğunu, ahiretin dünyadan çok daha uzun olduğunu bilmiyormusun?

     

     

     

    Eğer “Tevbe edip iyi işler yaparım” diyorsan, ölümün daha önce gelmeyeceğini nederen biliyorsun? O zaman pişman olursun. Yarın tevbe etmek, bu gün etmekten daha kolay olacağını sanıyorsan aldanıyorsun. Zira tevbe geciktikçe zorlanır. Ölüm yaklaştıkça tevbe etmek, yokuş önüne geldikten sonra hayvana arpa vermek gibidir: artık fayda vermez.

     

     

     

    Nefsin pisliklerini temizlemek uzun zaman alır. Onu tevbe ve mücahede potasında temizlemek gerekir ki arılaşsın, yakınlık ve sevgi derecesine erişsin ve yolun bütün yokuşlarına tırmanabilsin. Ömür boş geçip süre kalmayınca gaye nasıl elde edilebilir. O halde niçin ihtiyarlıktan önce gençliği, hastalıktan önce sağlığı, işten önce boş zamanı, ölümden önce hayatı ganimet bilmiyorsun?

     

     

     

    Ey zavallı nefsim!

     

    Yazıklar olsun sana. Yaz iken kış azığını hazırlamakta hiç gecikmiyorsun. Bunları elde etmek için de Allah (C.C)’ın merhamet ve ihsanına güvenmiyorsun. Oysa cehennemin dondurucu soğuğu kışın soğuğundan ve ateşinin sıcaklığı Temmuz güneşinden az değildir. Dünya hazırlığında hiç kusur etmiyorsun da, ahiret işlerinde niçin gevşek davranıyorsun? Yoksa ahirete inanmıyormusun? Yahut kalbindeki bu küfrü kendinden demi saklıyorsun? Bu ebedi felaketin sebebidir.

     

     

     

    Marifet nurunun himayesine sığınmadan, öldükten sonra şehvet ateşinin yakmasından kurtulacağını sanan kimse, kalın elbise giymeden kış soğuğundan Allah’ın lütfu ile kendisini üşütmeyeceğini sanan kimseye benzer. Allah’ın lütf ve keremi, birçok faydasından dolayı kışı yaratmışsa da, ondan korunmak için elbise yapacak şeyleri yaratmasıdır.

     

     

     

    Günahlarının Allah (C.C) kızdırdığı için azab çekeceğini zannetme ve “günahlarımın ona ne zararı olabilir ki, bana kızıyor ” deme. Seni yakacak olan cehennem azabı, senin içindeki kendi şehvetinden ve arzularından meydana gelir. Nitekim hastalık, doktorun emrine aykırı davranması yüzünden veya sana kızdığı için meydana gelmez. Zararlı şeyleri yemekten ileri gelir.

     

     

     

    Ey nefis!

     

    Anladım ki, dünyanın nimet ve zevklerine alışmış, kendini onlara kaptırmışsın. Cennet ve cehenneme inanmıyorsan bari ölümü inkar etme. Bu nimet ve zevklerin hepsi senden alınacaktır. Ve sen bunların ayrılık ateşi ile yanacaksın. Bunları ne kadar sever, ne kadar sıkı sarılırsan, ayrılık ateşi de o kadar çok olur. Sana yazıklar olsun.

     

    Ey nefis!

     

    Bütün dünya sana verilse ve dünyadaki bütün insanlar sana secde etse, az süre sonra sen de, onlar da toprak olacaksınız. İsimleriniz unutulacak, hatıralardan silineceksiniz. Geçmiş nice büyük padişahları anan var mı? Kaldı ki, dünyadan sana verilen az şeyde keder, felaket ve acılara karşılıktır. Bunu sonsuz olan cennete nasıl değişirsin?

     

    Ey nefs!

     

    Yazıklar olsun sana... Birisi bir mücevheri kırık bir vazo ile değiştirse ona gülersin. Dünya da saksı gibidir. Onu kırılmış bil ve değerli bir mücevher olan ahretin de elden çıktığını, sana yalnızca pişmanlık ve azap kaldığını farzet.

     

    Nefs bu çeşit sözlerle daima azarlanmalı ve öğüte kendi nefsinden başlanmalıdır.

     

    İmam-ı Gazali

  13. Küçük bir kasabada 2 katlı kagir bir evde ailenin 2.çocuğu olarak dünyaya gelmişim.Annem diş doktoru, babam ise Elektrik Mühendisiydi.Ağbim benden 3 yaş büyüktü.Çok mutlu bir ailemiz vardı.

    Komşularımız Hafize hanım teyze ve oğulları Ali ve Rıfat bizim yaşıtlarımızdı.Babaları asker kökenli olup trafik kazasında ölmüştü.

    Bir de Türkan Hanım Teyze ve Raif Amca vardı.Ajlan adında bir kızları vardı.

    Daha bir çok komşumuz vardı ama bizim en çok görüştüğümüz kişiler bunlardı.

    Ajlan,Ali,Rıfat,ağabeyim Sait ve ben hiç ayrılmaz hep beraber oynardık.

    Okula hep birlikte gider,birlikte dönerdik.O günleri okadar özlüyorumki keşke o masum çocukluğumuzla kalsaydık.

    Yine böyle güle oynaya okuldan döndüğümüzde annem bana ve ağbime seslenerek;Zeynep,Sait gelirmisiniz babanla ben sizinle çok önemli bir konuda konuşacağız dedi.Biz merakla annemle babamın karşısına geçtik ve onların bize söyleyeceğini dinlemeye hazırdık.

    Annem konuşmaya başladı.Çocuklar buradan taşınıyoruz ve İstanbul’a yerleşiyoruz.

    Ben hemen hayır olamaz buradan gitmek istemiyorum dedim.

    Annem Zeynep sözümü kesme bitene kadar beni dinleyin sonra konuşuruz dedi ve sözlerine devam etti.

    buradan taşınmamızın sebebi babana İstanbul’dan çok iyi bir iş teklifi geldi.Sizlerde burada Lise ve Üniversite yok.hem okul imkanı ve maddi yöndende bizi rahatlattığı için bu teklifi olumlu bulduk.

    Bu arada Babam da söze katılarak; Bu bizim geleceğimiz için iyi bir fırsat hadi üzülmeyin orda da yeni bir çevre.yeni arkadaşlar edineceksiniz.

    Ben katıla katıla ağlamaya başladım.Bu ev,arkadaşlarım,okulum,şirin kasabam hepsi elimden alınıyordu.

    Ağbim çok sevinmişti.Hep İstanbul’u hayal eder ve gitmek isterdi.Yapacak bir şey yoktu.Annem,Babam karar vermişti.

    Odamıtoplamaya başladım ve ayrılık günü geldi çattı.

    Arkadaşlarımla vedalaştık.Hanife hanım,Türkan Hanım ve raif amca bizi trene kadar yolcu etti.

    Acaba bir daha bu kasabayı görecekmiydim.Ama o gün karar verdim.Bir gün muhakkak bu kasabaya dönecektim.

  14. rina
    En Son İleti

    Düsünün ki önünüzde bir dolap var.

     

    Bu dolapta 4 bölüm var. Her bölümde kutular.Bu kutularin icinde sevginiz ve nefretiniz var.

     

    En üst bölümdeki kutularda ‘en cok sevdiklerinizi’ sakliyorsunuz.

     

    Ikinci bölümde ‘Seviyorum ama fazla da guvenmiyorum’ dediklerinizi.

     

    Ücüncü bölümde ‘herkes gibi biri benim icin’dediklerinizi.

     

    Ve en altta da ‘nefret ediyorum veya kesinlikle güvenmiyorum’ diye adlandirdiklarinizi.

     

    Buraya kadar hersey tamam.Asil sorgu simdi basliyor.

     

    Siz hic en üst bölüm’e koydugunuz birisini, bir tek sözyüzünden, en alt bölümdeki kutulara kattiniz mi?

     

    Degerinden fazla deger verdinizmi birine? Ya nefret ediyorum dediginiz birini zaman ile sevdiniz mi?

     

    Siz hic yanildinizmi?Utandinizmi o bir zamanlar arkasindan attiginiz kisinin suanda en yakindostunuz oldugu icin??

     

    Hic itiraf ettinizmi ‘seni hic sevmezdim’ diye??Ya da hic kizdinizmi ‘ne de cok güvenirdim sana’ diye..

     

    Insan hic ‘bir söz’ ile en sevdigini en nefret ettigi kisilerin arasina katabilirmi? Dogru mu?

     

    Birzamanlar göklere cikarttiginizi yerin dibine atmak olur mu? Yakisir mi size?

     

    ALLAH c.c. razi gelirmi? Halbuki bir zamanlar aranizdan su sizmazdi. Yeri gelir ekmegi bile paylasirdiniz, kaldi ki düsünceleriniz, duygulariniz.

     

    Bu kadar cok seyi paylastigin birini tanimamazliktan gelebilirmisin?

     

    Benden size tavsiye…

    Hic birzaman ilk gördügünüz birini ‘sevmedim’ diyerek, dolabinizdaki en alt bolumdeki kutulara atmayin.

     

    Zaman taniyin,sabredin..

     

    Gerekirse kutulara kaldirmayin, dolabin önünde bekletin.

     

    Zamani geldiginde o kisi zaten dolabinda bir bölümü kendi sececektir.

     

    Ayni sekilde, ilk gördügünüz birine ‘sanki 10 yildir taniyorum’ diyerek, en üst bölüm’e kaldirip, yere göge sigdirmayin.

     

    Arkadaslik, dostluk ve en onemlisi sevgi zaman ister.

     

    Senin haberin olmadan o dolabinda kendine yer bulacaktir.

     

    Yeterki siz sabredin ve dolabinizi genis tutun..

     

    Dolabinizin en üst bölümündeki kutulari ASLA atmayin.

     

    Degerli bir hazine gibi saklayin. En alt kattakinleride her hafta cöp’e bosaltin.

     

    Göreceksiniz, gün gelecek dolabiniz sadece ‘SEVDIKLERINIZ’ ile dolacaktir.

     

    Iste o zaman gercek mutlulugu bulacaksinizdir…

     

    Birsey daha..

    Bu dolap herkeste vardir..

    O sizin sevginizi barindirdiginiz KALBİNİZDİR ...

     

    Alıntı

    • 1
      başık
    • 0
      yorum
    • 1363
      görüntü

    Son Başlıklar

    Türk Astrolojisi-1

    Sizlere, bir yazı dizisi ile Türk Astrolojisi konusunda bazı bilgileri paylaşmak istiyorum. Dizinin ilk yazısında, köklerimizden bugüne kadar güncel kalmış arketipler ve Türklerin astroloji’ye yakınlığını sembolize eden değerlerden bahsedeceğim.

     

    İlkel insanın yakın çevresindeki tabiat güçlerini algılaması ve dünyayı öğrenme yolunda çevresi ile kurmuş olduğu iletişimler, doğada güneş ve ayın geçirmiş olduğu tabii süreçler pek çok toplumu yoğun bir şekilde etkilediği gibi biz Türk toplumunu da önemli noktalarla etkilemiştir. Hala batılı yazarlar, Türk tarihinin kökenleri ile ilgili binlerce fikre sahip olsalar da, biz ulusumuzun kökten gelen destanları ile birlikte ve dikkatli incelendiğinde Çin ve bölgedeki Uygur Türkleri gibi yerleşik düzene geçmiş Türk kavimlerinin kaynaklarında çok ama çok önemli bilgiler olduğunu görürüz.

     

    Şu an için kadim Çin kültürüne, bazı Moğol kavimlerine, Hintlilere mal edilen pek çok düşüncenin ilk çıktığı yer Orta Asya’daki eski Türk kavimleridir. Destanlarımız astronomik ve astrolojik gözlemlerle doludur. Avrupada kavimler neredeyse yontma taş çağında iken ve Yunan düşünürleri daha yaşamamış iken eski Türklerin yıldız-biliciliği, gökyüzü takvimleri ve gökyüzü gözlemleri vardı. Tıpkı mayalar gibi. Bu bilgiler de kültürel emperyalizm sebebi ile çeşitli kültürlerin bulduğu ve bizlerin yeniden onlardan çok büyük emek ve güç ile geri aldığımız bilgiler oldu. Eski Türk kavimlerinde astroloji veya yıldız bilimi evrenin en önemli algılayış biçimlerinden biri idi. Bunu yaradılış, türeyiş ve Ergenekon destanlarında da görürüz.

     

    Bu destanlar çeşitli mitolojik hikâyeler gibi görünse de her mitolojik hikâyenin altında yatan bir gerçeklik de bulunmaktadır. Bazı hikayeler zamanla değişime uğramak ile birlikte, masalsı bir anlayış ile, hayatı görebilmek ve kuşaktan kuşağa gelen gelenek ile bu bilgiyi aktarmak, zaten mitolojinin dili değil midir? Yaratılış destanı Alp Er Tunga destanı, Göktürk destanı, ve Türeyiş destanı gibi pek çok destandaki mitolojik hikayelerde zaten astronomik ve gökyüzü hareketleri ile ilgili pek çok bilgi de saklıdır. İslamiyet öncesi tarihimizde gökyüzü gözlemlerini fazlası ile kullanan bizleriz, fakat bunlar unutturuldu. Eski Türk destanlarında hükümdarların doğuşu çeşitli mitolojik hikâyeler ve efsaneler ile süslenmiştir. Türk halklarının eski ortak inancı Tengricilik’ten gelen bilgiler enteresandır.

    Haberin devamı ↓reklam

     

    Türk mitolojisinde var olan belli karakterlerin, gökyüzündeki semboller ile bağlantıları çok ilginçtir. Mesela Ülgen ülkesi, İslami ismi ile Ülker, Japonca ismi ile Subaru bir diğer ismi ile Süreyya Takımyıldızı, yedi kız kardeş olarak da bilinen Boğa takımyıldızındaki Pleides yıldız grubunu temsil eder. Ve bu 7 yıldız eski Türkler için en kutsal yıldız grubudur. Aynı şekilde Kurt Asena ile gökyüzünün en parlak yıldızı avcının köpeği diye nitelendirilen Canis Major’ün en parlak yıldızı Sirius arasında anlamlı bağlantılar bulunmaktadır. Sirius yıldızı –Güneş hariç- dünyadan görünen en parlak yıldızdır. Eski Mısır mitolojisinde İsis diye nitelendirilen bu yıldızın enteresandır ki, sembollerinden biri de köpek başlı heykellerdir.

     

    Bunun haricinde gökyüzü hareketleri ve o dönemde gökyüzünde oluşan görüntüler Türk mitolojisindeki hikâyelerde çeşitli şekillerde kaydedilmiştir. Türklerin eski inançlarında kurt kutsal sayılır. Ortak türeyiş efsanelerinde dişi kurt sembolizmi bulunmaktadır. Bozkurt, Canis Major önemli bir semboldür. Bu sembol dünyanın sembol havuzunda önemli bir yere sahiptir. Gökyüzü tarafından gönderilen Asena adındaki bir dişi kurtun efsanesi günümüze kadar gelmiştir. Kurt resimleri pek çok Türk kavminin bayraklarında yer almış, ordunun başındaki kişilere ise Kök-Böri denmiştir. Kök eski Türkçede Gök demektir. Böri ise Kurt demektir. Bunun yanında bu konuya ait yazılı bilgileri pek çok mitolojik hikayenin haricinde de, M.S 6. yy’ dan kalan Bugut dikilitaşına kazınmış kurt kabartmalarından da görürüz.

     

    Türk destanlarındaki Ülgen - Ülker veya Pleides takımyıldızı- tanrısal bir gücü temsil ederken, gök tanrının yaşadığı yer ve bir mekan olarak da nitelendirilmektedir.

     

    Orta Asya astrolojisi’nin milattan önceki dönemlerde kullanıldığı bilinmektedir. Büyük Hun imparatorluğunun astroloji sistemi var olmuş olmasına rağmen, Türk boylarının hepsinin yaşamış olduğu fırtınalı ve zor dönemler sebebi ile bu sistemin kültürel varlığının tüm dünyaya tanıtılması pek de mümkün olmamıştır. Ancak, Orta Asya’da Hun ve Hun sonrası takvimler, ilk takvimler olarak kabul edilebilir. Haldey’ler ise gözlemleyebildikleri gökyüzü cisimlerinin dönüşlerini öğrenerek bugün için bile geçerli olan güneş ve ay takvimleri yapmışlardı. İleriki zamanlarda mevsim döngüleri, zirai uygulamalar ve göç zamanlarının belirlenmesi için de bu takvimler kullanılmıştır.

     

    Eski zamanlarda yaşayan Türk halkları Güneş’ e Kün, Ay’ a Ay, Merkür’ e Cüzen, Mars’a Cetegey, Jüpiter’e Tennir, Satürn’ e ise Keram ismini vermişlerdir. Tuhaf olan şudur ki, elimizde az da olsa bulunan kanıtlardan anlaşılır ki, bazı Türk efsanelerinde varlığı geçtiğimiz yüzyıl içinde yeni yeni bulunan pek çok gökcisminden bahsedilmektedir. Batının 1939‘da bulmuş olduğu Plüton isimli gökcismi, 1846’da bulunan Neptün, 1781’de bulunan Uranüs, dünyanın ikinci uydusu olup olmadığı konusunda hala pek çok tartışmanın konusu olan Lillith ve şu an için 2003’ te bulunmuş olan Sedna gibi.

     

    Eski Türk astrolojisinde dünyadan görünmeyen ama tanrısal bilginin toplumsal sığınağı diye nitelendirilen bazı yörüngelerden bahsedilir. Bunlar ; Neptün Tepmez, Plüton Dugun veya Dugan, Sedna veya henüz bilemediğimiz bir yörünge düzlemi Anmat, Karan dünyanın spekülatif ikinci uydusu Lillith ve çok ilginçtir ki, neredeyse sistemi 84 yılda dolaşan zaman zaman görünen Kontuk isimli noktalara aittir. Elimizdeki bilgiler bu yörünge düzlemlerinin eski Türklerde nasıl bilindiğini açıklayamamaktadır. İlginçtir ki, Nart Hunlarının, Karaçay astrolojisinde Karan diye nitelenen ve astrolojik anlamda soy lekesini gösteren karanlık bir tanrıçayı temsil eden ayın yörüngesi ile kesişen bir nokta vardır. Bu nokta hakkında 1900’lerin başında batı dünyası farklı çalışmalar yapmıştır. Elimizde ne yazık ki, Karaçay Hunlarının 12 gezegen, 36 yıldız grubu ve 12 burçlu sistemi haricinde çok da fazla yazılı kaynak bulunmamaktadır. Hunların bir kolu olan Nart’lar 12 yıllık Çin astrolojisinin hayvan takvimi ile benzerlikleri olan bir sistem kullanmışlardır. Eski Türklerde 36 ara burç, 12 ana burç mevcuttur. Her bir burç 10’ ar derecelik yani 10 günlük birer dekanata ayrılmış, şu an modern batı astrolojisinde kullanılan derin araştırmalarda kullandığımız dekanat ve deka sistemi de ilk olarak Türkler tarafından keşfedilmiştir.

     

    Hatta ilginçtir ki, bir burcun batı astrolojisinde kullandığımız öncü, sabit, değişkenleri ile aynı değerde nitelikleri bulunmaktadır. Eski Türkler, yeni çağda ancak keşfedilen sistemi binlerce yıl önce kullanmışlardır. Hun astrolojisi, 36 yıldız grubu, 36 gökyüzü derecesi, güneşin gökyüzünde hareket ettiği 36 dereceden oluşur. Ortalama her burç 10 ile 12 gün kapsar. İlk burç 21 Mart ile baharın başlangıcı olan Toruk’tur.

     

    Hun inanç sisteminde bir başka önemli sayı ise 9 ‘dur. Kainat’ın 9 kapısından bahsedilmektedir. Bunlardan dünya, Hun dininde güneş ile birlikte 4 sayısını temsil eder. Güneşi de sayarsak Güneş, Merkür, Venüs ve Dünya ile 4 sayısına zaten ulaşırız. İlginç olan şudur ki, modern astronomi 9 Plüton dahil , Kupier kuşağına kadar olan alanda 9 gezegenden oluşan bir astronomik yapıyı kabul eder. Hepimiz ilkokulda öğrenmişizdir ki, güneş sisteminde 9 gezegen vardır ve dünya 3. gezegendir. 4 sayısı aslında Hun Türklerinde “3’ten sonra gelen” olarak kabul edilir. Ve her şey 4 çarpan üzerine çalışır. Bunlar ise ateş, toprak hava ve su 4 kutsal element, ilkbahar, sonbahar, yaz ve kış şeklinde 4 mevsim ile sembolize edilir.

     

    Hun ve Uygur Türklerinde 9 defa 4 güneş yılı yaşayan insan artık yetişkindir. 18 defa 4 güneş yılı yaşayan insan ise, bedeninden artık yaşam enerjisinin çekildiği güçsüz bir bireydir. Bunlarda 9 , 4 ve 36 ve onların çarpılmasından oluşan sayılar çeşitli şekilde mitolojik motiflerde görülür. 36; aslında doğumdan itibaren her yıl bir burcu temsil ederek ulaşılan 36 yaş ile ilgilidir. 36 bunları temsil ederken 9; güneş sistemindeki gezegen sayısını , 4 ise gökyüzünde güneşin kendisini göstermiş olduğu 4 evreyi yani mevsimleri temsil eder. Bunun yanında eski Hun kayıtları 9 ve 4 sayısı ve 36’nın çocuk doğumu ve ay döngüsü ile de alakalı olduğunu gösterir. Bildiğimiz bir şey vardır; insan annesinin karnında 36 hafta yani 4x9 ay kalmaktadır.

     

    Gördüğünüz gibi İslam öncesi Türk kültürü, çok derin anlamları olan arketiplere ve mitolojik değerlere sahiptir. Bazı astronomik gerçeklikler mitolojik bilgilerin ışığı altında gizlenmiş, kulaktan kulağa yayılarak tüm toplumun bilincine kazınmıştır. Kültürümüzün derinliklerini incelediğimizde buna benzeyen pek çok ilginç detay ile karşılaşırız. Önümüzdeki günlerde yaptığım bu araştırmanın devamını sizlerle paylaşacağım. Güneşin hareketlerinin, Venüs’ün 8 yıllık özel döngülerinin, gökyüzündeki Jüpiter ve Satürn kavuşumlarının, önemli sosyal olaylara sebebiyet verdiğine dair ilginç bilgilerin detaylarını dizinin devamında yazacağım. Sıra dışı gelen; kültürümüzün tarihsel motiflerinde var olan mitolojik karakterlerin, astronomik ve astrolojik semboller ile örtüşmesidir.

     

    Bugün hala elimizde yazılı kayıtlar çok kısıtlı olmak ile birlikte, toplumsal hafızalara kazınmış bir şekilde bazı gelenekleri takip eden Yakut Türkleri, geçmişten gelen geleneklerimizi devam ettirmekte. Sibirya ötesi halkları diye nitelendirdiğimiz gizemli ve kadim uygulamalara sahip bu halkın aynı gökyüzü hareketlerini incelemeye devam ettiği, eski Hun sistemi ile aynı kozmolojiyi kullandığı bilinmektedir. Öyle ki, Yakut kam’ları ( Şamanları ) bizler ile eş zamanlı olarak bazı astrolojik gezegen döngülerini kullanmaktadır. Şimdi soruyorum; atalarımızın binlerce yıl önceki bilgisi ile şu an bilimsel diye nitelendirdiğimiz gözlemler ile bile 2000’li yılların ortalarında ancak bulduğumuz ve Sedna diye nitelendirdiğimiz gök cismini bilmeleri, Uranüs’ün rotasyonları hakkında kayıt tutmaları ( ki Uranüs gözle görülememektedir ) 1900’lerin başında tüm dünyayı ayağa kaldıran dünyanın ikinci uydusu ile ilgili bilgileri bilmeleri nasıl mümkündür ?

    • 1
      başık
    • 0
      yorum
    • 1768
      görüntü

    Son Başlıklar

    !asya_
    En Son İleti
    100115-penguen.jpg
    • 1
      başık
    • 0
      yorum
    • 2249
      görüntü

    Son Başlıklar

    sarıgöl
    En Son İleti

    Her şeyi,her olayı,gördüğü gibi zanneden,herkesi de kendi gibi gören,birinin, son beş yılda başına gelenler? nasıldır acaba! Burada olayı soru gibi sorup,yanıt beklemek değil amacım,amaç, yaşadıklarımı yazıp herşeyin göründüğü gibi olmayıp,herkesin de kendi gibi olmadığı gerçeğini farkeden birinin,hayal kırıklıkları, her şeyi bildiğini zannedip bilmediğini ve bilmediğini de yaşayarak,tadarak öğrendiğini, burada Oğul,çocuk sevgisinden,ev idaresine,Aile içi miras olayından dolayı para ve hırs tutkusuna, en güvendiğin kişinin veya kişilerin nasıl değiştiğine, bu arada kendimin de bu arada olan zaaf ve tutkularımın meydana çıkışına şahit oldum,dolayısı ile hayatımın son beş yılı,bana her konuda çok şey kattı,yazacaklarım bu beş senenin muhasebesi olacak, katkı olursa sevinirim...

     

    Muhabbetle.

  15. tersliklerle girdiğim yeni yıl gecesi gelecek yıllarada isyan ettim..ölü tavuk almaktansa tavukçudan, canlı bi tavuk alayım dedim pazardan..neyse aldım eve geldim..bide efes güneşi..neysem dama çıktım..tavuğu tam keseceem sırada kıpraştı..tavuk uslu dur derken kaçtı..tutayım derken mangal damdan aşşa düştü..kömürler mahallenin muhtelif yerlerine serpildi..alt kattan ohaa ayıı..! diye bir ses duydum..nasıl içlenmişsem efes güneşini bi dikmede bitirmişim..sonra tavuun yan apartın damına uçtuğunu gördüm.. o celallenmeyle komşu apartın kapısına dayandım..kapıcı ziline bastım..çıktı..adam pencereden buyurun figgaro bey..valla yılbaşı için bize geldiysen doluyuz be abii..memleketten akranlar geldi falan dedi..aç lan dedim kapıyı başlatma yılbaşı gecenden sanki dansöz oynatacak kemiksiz..neyse dama çıktım..tavuu yakaladım..bi cıyaklıyoo bi cıyaklıyodu kii..aparttaki ahali çıktı..hepsi bi ağızdan üstüme gelir..bi elimde bıçak..bi elimde tavuk..oturan kadınlardan biride hayvan haklarında görevliymiş..allaaa kadın nasıl çimkirir..diğer kattaki de bunun ağzı içki kokuyor..falan demez mi..noldu mu sonra..hepinizi keserim lan dedim..ve geceyi karakolda kutladım..bunlar neysede en çok zoruma giden şu oldu..kimi aradysam karakola gelmedi..inanmadılar yada dansözlerin etkisindeydi

    ler galiba..helede bi can arkadaşım telde tombala tombalaaa ben kazandım diye bağırıyodu yaa ..kahroldum.. :( bu yılbaşı başımı yedi...sabahh polis arkadaştan rica ettim gazteyi verdide..son iki rakamı tutmuş biletimin..buna sevindim. :)

  16. Mutluluğu...güzelliği...olumluluğu...aşkı ve hatta Tanrıyı arayıp da bulamayan ve aramalarının sonunda hayal kırıklığına uğrayan bir arkadaşım, son dertleşmemizde işin sırrını çözdüğünü...artık kendisine yönelerek bir iç yolculuğuna çıkacağını ve kendisini bulduğunda da arayışının sonlanacağını ve ''özünü'' bulduğu için de huzura kavuşacağını söylüyordu....

     

    Ayrıca bu arayış konusunda ben ne düşünüyormuşum...

     

    Mevlevilikten çok Elif Şafak'ın ''AŞK'' ından esinlendiği sandığım arkadaşıma bunu ihsas ettirmeden...şunları söyledim;

     

    ''Arayışın; nesneler üzerinden sürdürülmesi durumunda sonucun, sahte mutluluk ve ''asıl olanı bulamamak'' olduğu yargısına vardığın anlaşılıyor...

     

    Adını koymakta güçlük çektiğin manevi bir şeyi aramanın da, istediğin sonucu veremediğini belirtiyorsun....

     

    Bu nedenle benim görüşüme göre;''arayış'' kavramının içini ''öz''le doldurma yolunu seçerek Mevlanacılığa bir gönderme yapıyor ve ''kişinin tüm arayış serüveninin aslında kendisini aramak olduğu'' sonucuna varıyorsun....

     

     

    Aslında ''senin arayıcılığınla-benim bekleyiciliğim'' arasında ''DURUŞ'' açısından bir çelişki yok...senin ki eylemlilik...benim ki edilgenlik gibi algılanabilir sadece o kadar...ama ''beklemenin aramaktan daha zor olduğunu'' söyleyen bir çok yaşam ustasının olduğunu da söylemek durumundayım...

     

    Beklemeyi bilenler açısından...yani benim tarafımdan bakıldığında ise durum şöyle;

     

    Senin...Elif Şafak'ın...ve Mevlana'nın vardığı sonuç...ne yazık ki benim vardığım sonuçla örtüşmüyor...

     

    ''Özünü aramak''....yani tasavvufi tercümeyle ''Tanrıyı aramak''...daha şiircesiyle ''Aşk'ı aramak''.... daha felsefi olarak ''kendine ulaşmak''... gerçeğe ve aranılan şeye ulaştırmıyor insanı.

     

    ''Günahsızlar Tanrıyı arar...Tanrı günahkarları BULUR'' sözüne inanan biri olarak; özü...tanrıyı...aşkı... bulmak için paralanmanın hiç bir anlamı olmadığına inanıyorum...tek tanrılı dinlerin ''mevlasını arayan adamlar......'' enflasyonu yarattığına inandığım gibi...

     

    Bana göre; öz de...Tanrı'da...aşk da...''kendi geçmişiyle yüzleşip,hesaplaşmış kişilerin ayağına gelir''....yani günahkarların...

     

    Ve hiç bir insan kendisiyle ölümüne dövüşmeden...yüzleşmeden önemli ''şeyler'' aramaya soyunmamalıdır...dağarcığında hiç bir şeyi yoktur çünkü...

     

    Altın arayıcısına benzeyen bu kimselere...aradığı ''şey'' ya da ''şeyler'' ne yazık ki hiç yüz vermez ve onlar boş yere dönenip dururlar...

     

    Ne kadar çok şey bilmemizle ne kadar çok iman etmemizle ilgili değil...ne kadar bilinçli olduğumuzla ilgilidir aramak ya da beklemek...

     

    Kendimizle hesaplaşacağız ve bekleyeceğiz...bunu başarmış birine hiç bir şey kayıtsız kalamaz...Tanrı bile...

     

    Aramak ve beklemek...

     

    Birisi hala kendini tanımak ve anlamak peşindedir...

     

    Öteki ise bu müthiş deneyimi ve kavgayı başarmış olmanın yorgunluğuyla kendisine gelmeye mecbur ve mahkum olan kendisinden içerü yü sükunetle beklemektedir...''

     

    Yanından ayrıldığımda kafasının yeniden karıştığından adım gibi emindim...

     

    Kemal GÜRLEYEN

     

  17. Ufuk_efe
    En Son İleti

    alte%20Menschen%205.jpg

     

    İleri derecede hasta iki adam ayni hastane odasındaydılar.

    Adamlardan birinin her öğleden sonra bir saatliğine oturmasına izin veriliyordu, ciğerlerindeki suyun süzülmesi için.

    Bu hastanın yatağı odadaki tek pencerenin tam yanındaydı. Diğer hasta ise hep sırtüstü yatmak zorundaydı.

     

    Bu iki hasta saatlerce birbiriyle konuşur, eşlerini, ailelerini, evlerini, işlerini, askerlik anılarını, tatilde gittikleri yerleri anlatırlardı birbirlerine.

    Pencerenin yanındaki hasta, her öğleden sonra oturmasına izin verdikleri saati diğer hastaya pencereden görebildiklerini anlatarak geçiriyordu.

    Diğer hasta hep bir sonraki günü iple çekmeye başladı, dışarıdaki renkli ve hareketli dünyayı dinlemek için.

     

    Pencere, içinde çok güzel bir göl olan parka bakıyordu. Ördekler ve kuğular gölde yüzerken çocuklar model bot'larını suda yüzdürüyorlardı.

    Genç aşıklar, gökkuşağının tüm renklerindeki çiçeklerin arasında kol kola dolaşıyorlardı. Ulu ağaçlar etrafı süslüyor, uzaktan şehrin silueti görünebiliyordu.

     

    Pencere kenarındaki adam bunları muhteşem bir detayla anlatırken, odanın diğer ucunda yatan adam gözlerini kapar ve bu muhteşem manzarayı hayalinde canlandırırdı.

    Sıcak bir öğleden sonra, pencerenin yanındaki adam geçmekte olan bir şenlik alayını tarif etti. Diğer adam bando seslerini duyamasa bile hayalinde canlandırabiliyordu, pencere kenarındaki adamın tasviriyle.

     

    Günler ve haftalar geçti.

    Bir sabah banyo yaptırmak için su getiren gündüzcü hemşire pencere kenarında yatan hastanın cansız bedeniyle karşılaştı: Uykusunda, huzur içinde ölmüştü.

     

    Hüzünlendi, hastane görevlilerini cesedi dışarı taşımaları için çağırdı.

    Uygun zaman geçtiğine kanaat getirir getirmez, diğer hasta pencerenin kenarındaki yatağa taşınmasının mümkün olup olamayacağını sordu. Hemşire memnuniyetle isteğini yerine getirdi, hastanın rahat olduğundan emin olduktan sonra onu yalnız bıraktı.

     

    Yavaşça, duyduğu acıya aldırmadan, bir dirseğine yaslanarak dışarıdaki dünyaya bakmak üzere yatağından doğruldu adam.

    Sonunda, dışarıyı kendi gözleriyle görme zevkini yaşayabilecekti.

    Pencereden dışarı bakabilmek için yavaşça dönmeye zorladı kendisini.

    Pencere, boş bir duvara bakıyordu.

     

    Adam hemşireye, vefat eden oda arkadaşının pencerenin dışında görünen harika şeylerden bahsetmesine sebep olan şeyin ne olabileceğini sordu.

    Hemşirenin cevabi, ölen adamın kör olduğu ve pencerenin önündeki duvarı görmediğiydi.

    'Sanırım seni cesaretlendirmek istedi' dedi.

     

    Bu gün bize bir hediyedir.

    Bu yazının kaynağını bilimiyorum, fakat okuyan herkese mutluluk verecektir umarım.

     

    Sonsöz: Diğer insanları mutlu etmek çok büyük mutluluk getirir, kendi durumunuz ne olursa olsun.

    Paylaşılan dertler yarısı kadar üzüntü verir, paylaşılan mutluluklar ise iki katı artar.

    Kendinizi zengin hissetmek istiyorsanız, sahip olduğunuz ve paranın satın alamayacağı her şeyi paylaşın.

     

    ....

    • 1
      başık
    • 0
      yorum
    • 968
      görüntü

    Son Başlıklar

    ebe
    En Son İleti

    şu an n yazmam lazım bilmiyorum bana yardımcı olursanız sevinirim :sweatingbullets::shuriken:



×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.