Zıplanacak içerik
  • Üye Ol

Bloglar

Seçilmiş Blog Başlığı

  • simin

    Bağnu...

    Gönderen: simin

    2016/20 ocak akşam 21:00 Son konuşmamız sen bu dünyadan gitmeden 5 gün önceymiş... bilemezdim öleceğini... bilseydim hiç kızarmıydım sana...hiç sesimi yükseltirmiydim ? Asla.
    Kızdım sana çünkü;sen kendini çok fazla üzüyordun sen kendini asıl kahredecek olan kişiden fazla kahroluyordun.evet o senin kardeşindi daha 26 yaşında biri 6 yaşında biri 3 aylık bebeğiyle eşini kaybetmeye dayanamazdı.ama dayandı senden çok daha fazla. Kardeşin o trafik kazası neden oldu, nereden geliyordu eşi yanında kim vardı gerçeği öğrendiği zaman canının acısı nefrete dönüştüğü için çok dirayetli durdu ağlamadı.çünkü aldatılan kadının canı başka yanar. O kucağında bebeğiyle diğer kızına ileride neyi nasıl anlatacağını düşünüyordu.Onu aldattığı için normalde de ölmesini dilerdi emin ol! Son konuşmamız 1 saat 30 dakika konuşmuşuz yettimi yetmedi tabi ki. Hem ağladık hem de çok güldük ama sen "ağlerken güldürdün yine beni p.ç" dedin ya bana ☺ ben bu kelimeyi artık çok seviyorum.Hele sen 1.85 boyuna orantılı 41 numara ayaklarına ayakkabı bulamadığında o küçük yerde ben sana burdan alıp yollarken en hoşuma giden şey yine sana p.çlik yapmaktı.Kankaa bi ayakkabı buldum atıyım resmini dediğimde heyecanla beklediğin resimlerin 46 numara erkek sivri burun ayakkabı olduğunu gördüğünde de "sen insanmısın şindi ayvaan p.ç" dediğinde mağaza içinde tepinerek gülmeyi çok özledim.bana p.ç demeni özledim. bilseydim istediğin o mor ojeyi sana hemen ertesi gün kargolardım. sen ölünce mezarına getirdim koydum ama ne fayda. bende olan herşey sana çok güzel gelirdi bazen sanada aynısından alırdım bazen tipik boğa'lığımla inat edip bencilce sana vermezdim eşyalarımı.şimdi mi? aklından geçeni önüne sererdim olsan!
    biz insancıklar kaybedince anlıyormuşuz ya değerini kaybettiklerimizin ben bunu sende çok ağır tecrübe ettim kanka.
    • 1 yorum
    • 2.499 görüntü
 

Ulusal sol ve sol...

Stalin SBKP nin 19.Kongresinde konuşuyor;   ‘’Burjuvazi eskiden ulusun başı sayılırdı.Ulusun bağımsızlığını ve haklarını savunurdu.Oysa bugün burjuvazi ;ulusal ilkeleri dolarla trampa eden konumdadır.Ulusal bağımsızlık ve egemenlik bayrağını denize atmıştır…Yoldaşlar; eğer siz komününist ve demokratik parti üyeleri,yurtsever olmak istiyorsanız,ulusun yönetici gücü olmak istiyorsanız bu bayrağı başınızın üstünde yükseltmek ve onu ileriye taşımak size düşer.O bayrağı sizden başkası yükseltemez.’’   TKP nin Cumhuriyete sahip çıkmasını ve onu ‘’sosyalist cumhuriyete’’ dönüştürme isteğini görünce Stalin’in bu sözlerini anımsadım…TKP ye ; M/L ve aynı zamanda M/L/S ist bir partidir diyebilirmiyiz şimdi?   Ama hayır.. acele etmeyelim..Stalin’in kongre de söylediği ,‘’ O bayrağı sizden başkası yükseltemez’’ tümcesini bir kez daha okuyalım…   Ve TKP nin bu dönemde cumhuriyete sahip çıkmasının altında yatan nedenin ne olduğunu da böylece anlayalım:   Nasıl yaratıldığına…nasıl terle..kanla…gözyaşıyla…ölümlerle oluşturulduğuna hiçbir duyarlık göstermeden…önderine en ufak bir saygı ve vefa sergilemeden…hazır Cumhuriyeti…onu çoktan terk etmiş burjuvaziye ve gerici+bölücü+işbirlikçilere karşı korumaya çalışan Kemalistlere de boş vererek ‘’bayrak gibi alalım ve sosyalist cumhuriyete dönüştürelim’’ hesabı içinde TKP ve yandaşları…   Gayrimilli tüm ideoloji sahiplerinin kendilerine göre bir devrim stratejisi çizmeleri ve uygulamaya sokmaları anlaşılır bir şeydir…Anlaşılamayan şey ise…Türkiyenin sol tarihinde yanlışları ve doğrularıyla yerini almış efsanevi bir partinin sözcülüğüne soyunanların…insanı insan yapan kimi değerlere yabancılaşmalarıdır…   Buna doğrudan doğruya ‘’Cumhuriyet intihalciliği’’ denir…   Oysa Stalin’de…Lenin’de…Mao’da…Dimitrov’da..emperyalizme karşı kurtuluş savaşı vermiş tüm ülkelerin ulusal önderlerine derin saygı duymakla kalmamış…o ulusların tarihsel sembollerine ve değerlerine bağlılık göstermenin de sosyalist ahlakın ve duyarlılığın gereği olduğunu vurgulamışlardır…Ülkelerinin geçmiş tarihlerinde ki ulusal kahramanlarına,dünyaya bakış açısı ne olursa olsun saygı duymuşlar,onları asla aşağılamamışlardır…   Çünkü bu gerçek devrimci önderler;kendilerinin başardıkları devrimlerden önce gerçekleşen ve tarihin tekerleğini ileriye döndüren tüm hareketlerin kendilerini beslediğine ve yollarını açtığına inanırlardı…   Bu sözlerimi zaman zaman ‘’başaşağı duran sosyalistlere’’…neo-liberal solculara…sol maskeli bölücülere defaatle yazdım…Ama TKP lilere yazacağımı doğrusu hiç düşünmemiştim…Onların bunları benden çok daha iyi bildiklerini varsaymıştım hep…   Kemalistler…sol Kemalistler… … Kendilerine sosyalist diyenlerin bu konuda adeta şablonlaştırdıkları iki tümce var;   1-Mustafa Kemal evet devrimci bir karakterdir,ama burjuva devrimcisidir.   2-Kemalizmi sahiplenmek ve Kemalistlerle işbirliği yapmak solculukla bağdaşmaz.’’   Burada yazacaklarımızın gerçek sosyalistlere dönük olduğunu…bunun dışında kalan uyduruk solculara hiçbir şekilde hitabetmediğimizi öncelikle herkes bilsin…   Kemalistler ya da ulusal solcular bir kere …ayrı dünyaların insanları olduklarını bildikleri sosyalistlere ‘’gel nikah kıyalım’’ filan demiyorlar…konjonktür gereği ara sıra yakınlaşsalar da…son tahlilde boşanmanın kaçınılmaz olduğunu bildikleri için uygarca mesafelerini hep korumaya çalışıyorlar…uzaktan selam…o kadar…   Şimdi konumuza dönelim;   Biz ülkemizin yakın tarihinde yer alan 1919-1930 lar arasında Mustafa Kemal önderliğinde bir devrim yaşandığına inanıyoruz ve buna da Kemalist Devrim diyoruz…   Feodal bir imparatorluğun sosyal,kültürel,siyasal ve ekonomik yapısının asker-sivil küçük burjuvazi öncülüğünde tümüyle tasfiye edilerek…bir başka siyasal,sosyal,ekonomik ve kültürel boyuta…Laik Cumhuriyete geçildiğine…ve bu dönüşümlerin, ülkesini işgal eden emperyalizmi ve işbirlikçilerini de yenerek gerçekleştirildiğine inanıyoruz.   Sosyalistlerin ‘’işçi sınıfının,sermaye sınıfını alaşağı ederek üretim araçlarına el koyması ve kendi sınıf diktatörlüğünü kurması’’biçiminde anladıkları devrimle,Kemalist Devrimin bu bağlamda bir özdeşliği yoktur…Ama alt yapıda ve üst yapıda çok köklü değişimlere yol açan…üretim biçiminde ve toplumsal ilişkilerde radikal düzenlemeler yapan ve üstelik bütün bunları anti-emperyalist bir savaşım sonrası gerçekleştiren bir harekete sosyalistler istiyor diye de ‘’reform’’ diyemeyiz herhalde…   Evet bu bir devrimdir…ve adı da Kemalist Devrimdir…   Devrim sonrası Mustafa Kemal’in ilkelerini simgeleyen 6 OK a kafası ve yüreğiyle sahip çıkan ve bu ilkeleri bir bir terk edenlerden kendilerini ayıran insanların dünya görüşüne Kemalizm…   Bu dünya görüşüne bağlı ve ilkeleri kendinden sonraki kuşaklara devredenlere de Kemalist deniliyor…   Nedir Kemalistlerin dünya görüşü;   Özgürlükçü ve katılımcı bir demokrasi anlayışını içeren Cumhuriyetçilik   Dine saygılı ancak dinin siyasette kullanılmasına karşı..bilimin ve aklın yol göstericiliğini öngören Laiklik   Emeğe öncelik tanıyan…seçkinciliğe karşı çıkan…sınıf egemenliğini reddeden bir Halkçılık   Toplumun yararını gözeten ulusal sermayenin gelişmesini önlemeyen…büyük stratejik işletmelerin denetiminde ve mülkiyetinde bulunan bir Devletçilik   Eskimiş kurumları değiştiren…alt ve üst yapıda akılcı ve bilimsel yenilenmeyi hiçbir duraksama göstermeden gerçekleştiren ve süreklilik öngören bir Devrimcilik   Irk,dil,din,mezhep ayırımı gözetmeksizin vatan denilen topraklarda tasada ve kıvançta birlikte yaşama isteğini amaçlayan ve herkesi ulus devlet içerisinde Türk Milletinin ayrılmaz parçası gören bir Milliyetçilik   Özellikle 1960 dan sonra halkçılık,devletçilik ve devrimcilik ilkelerinden yola çıkarak toplumu emek ağırlıklı bir sosyo/ekonomik düzene kavuşturmak ve emperyalizmin tüm askeri- ekonomik ve kültürel tasallutundan da ülkesini kurtarmak isteyenlerin olup bitenlere… Mustafa Kemal’in tam bağımsızlık ve yurtseverlik ilkesinden hareketle sol optikten bakması ve bu doğrultuda eylemler ortaya koyması…kendilerini Sol Kemalistler ya da Yurtsever Devrimciler olarak nitelendirilmelerine neden oldu…   Ulusal sol…ulusal solcu…   SSCB nin yıkılmasından sonra kendisini dünyanın efendisi ilan eden küresel gücün, kendisine zorluk çıkarabilecek devlet…kurum…siyaset…inanç ve ideolojiyi ortadan kaldırması sürecinin başlaması ile birlikte…bağımsızlığına duyarlı ülkeler ve liderler için de zor yıllar başladı…   Ulusalcılık(milliyetçilik)…dini ve etnik homojenlik…ulus devletçilik…devletçi ekonomiler…bağımsız ekonomik/sosyal ve siyasal kurumlar artık topun ağzındaydı…   Hangi ülke ve ulus hangi yöntemle efendisine boyun eğdirilir…parçalanır…ayrıştırılır…sınırları değiştirilir ve dönüştürülürün hesapları yapılmaya başlandı…   Bütün bunların taktik ve stratejileri Washington-Brüksel hattında kotarıldı ve yürürlüğe sokuldu.   Küresel gücün ülkemizde ve ve bizi coğrafi olarak etkilemesi nedeniyle Ortadoğuda yaptıklarını burada sıralamaya gerek yok …PKK yı kullanarak etnik bölünmemizi…Fetullahçıliğı kullanarak laik-antilaik ayrışmamızı sağladığını…AB yi ve liberal demokrasiyi kullanarak sosyal yapımızı bozduğunu…piyasacılığı kullanarak da devlet işletmelerimizi yok ettiğini hepimiz biliyoruz…   Ülkemizde Küresel güce ideolojileri gereği karşı koyan iki kitlenin sosyalistler ve Kemalistler olduğu su götürmez bir gerçekliktir…Ancak küresel güç kendisine direnen bu iki yapıyı birbiriyle çatıştırmak için özellikle sosyalistlerin yutacağı türden birçok oyun sahnelemiştir…   Örneğin Kemalistlerin mikro milliyetçi olduğu yalanını, neoliberal solcular ve asıl mikro milliyetçi olan Kürtçüler vasıtasıyla yaygınlaştırmak… ve gerçek sosyalistlerin de eleştiri korkusuyla ellerini kollarını bağlayarak anti-emperyalist cepheyi daraltmaları bu oyunlardan birisidir…   Bir başka oyun ise, küresel gücün enternasyonalizm kavramının karşısına milliyetçilik(ulusalcılık)kavramını koyarak… bu iki sözcüğün ideolojik anlamlarını saptırması ve sahte kavramlar üzerinden her iki kitleyi de birbirine düşürmesidir…   Kemalistlerin…soğuk savaş döneminde ABD emperyalizmi tarafından antikomünizmin sopası olarak kullanılmış kafatası milliyetçiliğinden kendi milliyetçiliklerini ayırmak için ‘’ulusalcı’’ sözcüğünü ayırd edici vasıf olarak kullanmalarına karşın…sosyalistlerin büyük bir bölümü; Wilsoncu…emperyalist dünya sermayesinin enternasyonalizmini, Marksist ideolojinin enternasyonalizminden net bir şekilde ayırıp herkesin gözünün kulağının açılmasını ve kendilerini de bu sahte enternasyonalizmden sıyırmayı sağlayamamışlardır… Böylece solculuğa heves eden yeni genç insanlar öğreti de çok sevdikleri enternasyonalizm sözcüğünün karşısına şıpın işi ulusalcılık(!)antitezini koyuvermişlerdir..Ne diyalektik ama?...   Bu bağlamda sosyalistlerin paradoks furyasında biz ulusal solcuları en çok yaralayan şey nedir diye sorulsa…vereceğimiz yanıt sadece şu olurdu: Demokrasi…   Küresel gücün özellikle ülkemizde yaygınlaştırdığı, yoksunluk-yoksulluk ve dinselliği kullanarak yönetime getirdiği siyasal -islam iktidarı… AB den ithal edilen yeni(!) bir demokrasiyle hem ulusumuzu hem de anlı şanlı sosyalistlerimizi iğdiş etmeyi başarmıştır…Gerçekte ise demokrasi bu muydu?...   İnsan hakları…dini inançlara saygı…etnik eşitlik…hukukun üstünlüğü…farklı kültürlerin korunması gibi güzel ama içi boşaltılmış kavramlar üzerinden devletin bağımsızlığını ve Anayasa’da yazılı temel niteliklerini korumaya çalışan ulusalcıları… gerici+bölücü+işbirlikçi ve emperyalizmin borazanı ağızlarla birlikte boğmaya çalışmışlardır…   Ulusal Kemalist solculara zarar vermelerini bir yana koyarsak…ta ikinci enternasyonalizmden beri sapmalar bataklığında yüzen solun;   Sosyal demokrat…liberalist ve Troçkist versiyonları, SSCB nin parçalanmasından sonra,ikinci paylaşım savaşı sonrasının ortak pazar güzeli neoliberalizmle buluşup kaynaşarak…ezilen dünya ulusalcılığına karşı küreselleşmenin besleme koçbaşı olmayı tercih etmiştir…   Sol bugünkü nesnel durumunun içinden bir an için çıkıp kendisine kuşbakışı ve objektif olarak baksa herhalde Marksist bir yorumlamayla şunları mırıldanmaya mecbur kalacaktır:   ‘’Ezilen dünyanın ulusal-demokratik devrimlerine ben ne acıdır ki küreselleşmenin penceresinden bakıyorum ve bu güç ülkemde sadece ulusalcılara değil bana da asimetrik psikolojik savaş uygulamış..Öyle olmasaydı üçüncü dünya ulusal devrimlerini ve önderlerini küçümseme hastalığına yakalanmamış ve her ülkenin devrim koşullarının farklı olduğuna ilişkin bilincimi yitirmemiş olmam gerekirdi.’’   Son söz   Bütün bu ideolojik bombardımanın etkisiyle artık köhnemiş ve devrimci tüm niteliklerini yitirerek Avrupa Solu’nun kucağına oturmuş görünen ve ulusallığını yitirdiğinin ayırdında olmayan Türkiye sosyalistlerinin… uyanma ve kimin dost kimin düşman olduğunu görmelerinin vakti gelmiştir ve hatta geçmektedir…   Onlara en naçizane tavsiyem Latin Amerika devrimci pratiklerini iyi incelemeleri ve oraların devrim önderlerinin Mustafa Kemal’e ilişkin sözlerine de bir kulak vermeleridir….

kgurleyen

kgurleyen

 

Güneşin batışında bırak yorgun düşlerini...

*** GÜNEŞİN BATIŞINDA BIRAK YORGUN DÜŞLERİNİ   Bir akşam üzeri Güneşin batışında bırak Seni hırpalayan Yorgun düşlerini...   Yine de kokla doyasıya İçine çek buram buram Sevgiyi,   Sevgini,   Sevdiklerini...       Buz tutmuş yüreklerden Süzülmesin artık Hüzünlere değil, Sevinçlere, Sevgilere aksın gözyaşlarımız...   Yaralı bir kuş gibi Çırpınıp duran sıcacık göğsüme Sokul da usulca Dindir artık Öfke dolu hasretini...   Gel dolaş koynumda, Çiçek kokulu ürkek bedeninle... Kırık bırakma hayallerimizi Boynu bükük masum gecelerde...   Bir akşam üzeri Güneşin batışında bırak   Seni hırpalayan   Yorgun düşlerini...       *tna       « : 18 Mart 2009 »        

GeceKuşu

GeceKuşu

 

Ruhun..bedenin ve aklın uyumu; AİKİDO....

Tüm Japon tarihi boyunca Japonlar, savaş sanatı adını verdikleri BUDO nun özünün...O'nun ruhunda var olduğuna inanmışlardır.   AİKİDO nun kurucusu Morihei Ueshiba, fiziksel teknikler üzerine son derece yoğun inceleme ve araştırmalar yapmış olmasına rağmen... ruhsal eğitiminin pek çok acı tecrübe ve zorluklarla dolu olduğunu uzun yıllar içinde saptamıştır...fiziksel eğitimle kazandığı yenilmez gücün yetersiz olduğunu aklıyla algılamış....doygunluk ve uyum açısından ise ruhunun hala boş olduğunu hissetmiştir...   Bunun üzerine araştırmalarını ruhbilim dünyasında sürdürmüş, kendisi ve fikirlerinin gelişimi için orada... bu kalın ''savaş sanatı''duvarında bir yırtık oluşturmayı başarabilmiştir. "Kurucu" Morihei Ueshiba o ani şöyle anlatır; "ruhsal bir ilhama ulaşmıştım ve kendimi yeniden dünyaya gelmiş, altından yapılmış Maltreya Bodhisattva gibi hissediyorum..."   Bu an Aikido'nun baslangıç noktası olmuştur. Onun ,"ruh, vücut ve akıl tek bir yapıda bütünleşmelidir" sözleri Aikido'nun altında yatan sırrı ve gerçeği göstermektedir...   Buna karşın şu gerçek hiç akıldan çıkarılmamalıdır ki; Aikido herşeye rağmen bir "BUDO"dur...bir SAVAŞ SANATIDIR...   Avatarımda ki Aikidonun kurucusu Morihei Ueshiba şunu söyler;   "Bu dünya insanlarca yönetilmektedir. Bu bir insanlar evrenidir. Gözlerinizi kapattığınızda hiçbir sey göremezsiniz. Egonuzu ve hırslarınızı terkederseniz tüm evren sizin olacaktır.''   Bu nedenle Aikido evreni ruhsal ve bedensel bir asimilasyona uğratarak onu kendine katar. Evrenle ruhun birleşmesi durumu Aikido'da bir "üstün durum" halidir. Bu nedenlerle o, "bütünleşmenin, evrenselleşmenin budosu" diye anılmaktadır.   Yine "Kurucu" şöyle demiştir; "Aiki gerçeğin kendisini tanımlar. Bize saldırmakta olan insanlarla biraraya gelip sevgiyle barışma yoludur. Onlar hiddet içinde saldırırken siz tebessümle karşılayın, barışı sunun. Bu, Aiki'nin gerçek yoludur." Eğer bu öğretiyi kavrayamazsanız öğrendiğiniz Aikido sadece savaşmaya yarar ve onun sırrına hiçbir zaman ulaşamazsınız.''

kgurleyen

kgurleyen

 

Being John Malkovich

Taşralı biri olarak eskiden beri korkardım ben İstanbul’dan, hoş hala korkuyorum da son 2 tur gidişimde bi haller oldu bana nedense.?   İlk gittiğimde ki sene sene 97 filandı,hayal kırıklığına uğratmıştı beni şahaneleri,misalen ben Boğaz köprüsünü daha yüksek düşünmüştüm, sonra otobüsten indiğim yere otogar demiş olmaları filan bi acaibime gitmişti, lakin o vakitler yarı-manitam olan süper bi rehberim vardı ve suratımdaki memnuniyetsizliği farkedip beni doğrudan Rumelihisarına kahvaltıya götürmüştü, öyle bi afallamıştım ki,o sersemlikle akşam bana ilaçlı gazoz içirmesine gerek bile kalmamıştı ayıptır söylemesi.   Sonrakiler hep iş için ve hep trafikte geçtiğinden bi sıkıntı bi ufunet bastıydı her seferinde İstanbul denilince bana...   Zaten hep anlamsız gelirdi de böyle bi şehre bi adama bağlanır gibi bağlanmak (izmir ayrı) aldım ağzımın payını geçen hafta itibariyle.   Hani liseli kızlar gibi böyle pıt pıt kalbim atarak ve bir dizi saçmalayarak efendime söyliim; sırf yanına duhul eyliyeceğim zat düz ayakkabı sevmiyor diye caanım sıcacık haşpapiisleri kapının arkasına atıp eziyet verici 11 inç topukları giymek suretiyle İstiklalin Cuma akşamı nehrine atılıverdim bir külkedisi edasıynan... Sonra O’nun yanında yürürken birden aslına bakarsanız o insan nehrinin bünyede nası bi hararet uyandırdığının farkına vardım, dolayısıyla NAZLI yarin en yüksek yeri 1.90 olan yamacına daha da bi sığınmanın bendenizi nasıl da bi huzura doğru sürüklediğini filan farkettim ; Sonra beni taşikardı komasına sokan şeyin 7.bardak çay değil de yanağıma değen küskün bi nefes olduğunu filan...   Aslına bakarsanız daha da başka bi yerini göremedim İstanbul’un yani şahsınızın eskortluğunda lakin tekrar gitmeme sebep aramaya gerek kalmadı işte tuhaf bi şekilde...   Neyse ne; diyeceğim şudur ki : Gitme ki İstanbul ‘ da gitmesin...

alamet-i farika

alamet-i farika

 

DAİMA KALBİMİZDESİN...

Bugün bize tuttuğun ışığın karartılmak istendiği bir ortamda olmanın üzüntüsü ve utancı ile;   SAYGI SEVGİ VE ÖZLEM İLE ANIYORUM SENİ...           BÜTÜN KALBİMLE ;     Ey Atam!   Türk gençliği olarak, varlığımızın en değerli parçası olan, bağımsızlığın, cumhuriyetin ve devrimlerinin yılmaz bekçileriyiz. Bu karar, onurlu ve ilkeli irademizin göstergesidir.   Bizi hiçbir kuvvet yolumuzdan döndüremeyecektir. Bizler, bütün gücümüzü senin emanetlerinden, ulusal tarihimizden ve ruhumuzdaki Türklük onurundan alıyoruz. Senin ilkelerin doğrultusunda attığımız her adım sağlam, yaptığımız her atılım bilinçli olacaktır.   Varlığımızın ve birliğimizin esası olan bağımsızlık ve cumhuriyet; eğilmeyen başları ve bükülmeyen bilekleriyle buna sahip çıkan onurlu Türk evlatlarının elinde kuşaktan kuşağa aktarılacak, sonsuza dek yaşatılacaktır.   Bağımsızlığımıza, cumhuriyetimize ve toprak bütünlüğümüze göz diken, onları yok etmek isteyen düşmanların ve onlarla işbirliği yapan içimizdeki hainlerin, satılmışların varlığını biliyoruz. Onlara sinsi emellerini gerçekleştirme fırsatı vermeyeceğiz.   Düşman, en modern silahlarla donanmış olarak en kuvvetli ordularla üzerimize saldırsa bile, tek yumruk olmasını bilen ulusal birliğimizi bozamayacak, yenilmez Türk gücünün ve inancının zerresini sarsamayacaktır.   Bağımsızlığımızı, cumhuriyetimizi ve toprak bütünlüğümüzü korumak gerektiğinde, içinde bulunacağımız koşullar ne olursa olsun inancımızı hiç yitirmeyecek, bu uğurda can veren şehitlerimizin gittiği yoldan sapmayacağız.   Kudret ve cesaretini 5000 yıllık geçmişinden alan bu gençlik, vatan sevdasıyla yoğrulmuş damarlarındaki asil kanın varlığını bilmekte ve ona layık olabilmek için bütün engelleri aşarak her türlü güçlüğü yenmek azmindedir.   Ey Türk ulusunun ulu önderi!   Her zaman, her yerde ve her koşulda, senin ilkelerinden ayrılmayacağıma, ulusumun çağdaş uygarlık doğrultusunda onurlu bir şekilde yaşayabilmesi için dilimden ve dinimden ödün vermeden elimden geleni yapacağıma, bu amaçla çok çalışacağıma, namusum ve şerefim üzerine söz verir, varlığımı Türk ulusuna adarım.   Ne mutlu “Türk'üm” diyorum.     RUHUN ŞAD OLSUN ATAM...       Senin için dinliyorum bugün...  

Radya

Radya

 

Anı Defteri

Hani aklımıza takılan birşey olur da anı defterimizin uzun zaman açılmamış kapağına gider ya elimiz..   İşte öyle D sürücümün sayfalarına daldım..   bilgisayarımın D sürücüsü anı defterimden farksız   yılların birikimi notlar,yazılar ,şiirler, resimlerle şekil almış durumda..hard disk yenileneceği zaman bir   korku telaş kaplar içimi.. Bende en değerli varlıklar sayılan birikimleri   özenle flach belleğe geçirdim mi bir oh çekerim.Bu sabah anı defterimin sayfalarını karıştırıyordum,   ne zaman eklediğimi hatırlayamadığım birkaç belge buldum..Dosyaya adsız olarak kaydettiğim   aslında adı yakışmayan, değeri fazlasıyla kıymetli bir dosya..   Yaşamımın belli bir kesitini içeren karaladığım anılarımı arkama yaslanarak okumaya başladım..   Deklanşördeki anılar gibi, gözümün önüne gelen anılarla sanki ilk defa karşılaşıyor gibi zevk alıyordum.   "güzel gözlüm   aydın yüzlüm   bugün senin doğum günün"   diye başlayan bir paragraf gözlerimin dolmasına sebepti..Oğlumun doğduğu gün satırlara yayılmış,   her kelimesinde ana yüreğini evlat sevgisini dile getirmiş,   saniye atlamadan yazıya dökülen o muhteşem doğum anı ve ilk karşılaşma,   ilk tanıdığım anne yüreği dökülüvermiş..kelime aralarına koyulan " " işaretlerinden alıntılar   yavrusuna bir tarihte e-posta olarak gitmiş..Yaşı kaç olursa olsun , anneye evladı hiç büyümüyor,   yavrusu olarak kalıyor..   "anne kişisel iletinden sil o yazıyı ben artık büyüdüm"leri duysamda..iletilerde sever oldum gurbet   kuşumu;   Yılda 15 gün koklarsam bayram ilan ediyorum..Özlemi içime yine bir alev gibi çöktü..   Şu an evlat kokusunu duyabilmek için neler vermezdim ki..yavru kuzum seni ÇOK ÖZLEDİM...     Bir alıntımdan kesitle noktayı koyuyorum.   ..............................   Tatlı,hoş sohbetin ardından yaklaşan sabahın buğusu gece rehavetinle anlaşmış gibi iliklerimde dolanıyordu. Gözlerim "yeter dinlen"derken yüreğim bir o kadar isyankardı. Yeni günün ilk uyanışıyla günün notlarını tutuyordum. Bugün yolcu uğurlayacaktım uzaklara. 4 ay sonra kavuşmak dileklerimle.. yine koca bir ay geçti ama o ay bana saniyelerdi. Özlem fırtınaları şimdiden yüreğimde dağlar gibi büyüdü.Son saatlerimizi uykusuz geçirmek değerdi.. Özlem girdapları yine bedenimi saracak......

Aries

Aries

 

kibrit çöpleri.!

Ben kibrit çöplerini insanların yaşantılarına benzetirim. Kibrit kutusu insanın yaşadığı toplumu ifade eder bir bakıma...   Bazı kibrit çöpleri vardır bir amaç için yanarlar, kimi bir sigara yakar, kimi bir ocak, kimi boş yere yanıp tükenir hiç bir işe yaramadan. Kimi ise bir ormanı, bir evi, büyük bir alanı yakar kül eder,kendisiyle birlikte.   Kibrit kutusunu açıp baktığınızda hepsi aynı gibi gözükse de birbirinden farklı kibrit çöpleri vardır.   Bazıları yanamayacak kadar incedir yakarken kırılır zannedersiniz ama bilir misiniz en iyi onlar yanar. Bazıları da epeyce kalın. Zannedersiniz ki yanınca yeri göğü yakacak ama yakınca bir bakarsınız foss diye bir ses çıkarır kendisini bile yakamaz. Sadece ucundaki kimyasal madde alev bile almadan kararır gider. Kimileri eğri büğrüdür ama yine de bir kibrit çöpünden beklenen fonksiyonları eksiksiz yerine getirirler.   Her zaman en üstteki kibrit çöpleri ilk önce yanar. İşte insan yaşamı da bu kibrit çöplerine benzer, kimi insanlar vardır kendinden beklenileni asla yerine getiremezler, kalın kibrit çöpü gibi kendi kendilerini yok eder giderler, kimi insanlar vardır bir lambanın fitilini yakarlar kendileri yok olup gitse de ışığı kalır.Eğri ve kırık kibrit çöpleri gibi sakat insanlar vardır aramızda yaşayan, onları şekilleriyle değil işlevleriyle değerlendirmeliyiz neyi yaktığına bakmalıyız.   Kibrit kutularını içinde yaşanılan topluma benzetmiştim; ıslak bir kutudaki kibriti istediğin kadar uğraş yakamazsın demek ki içinde yaşanılan toplum insanıistemese de çok etkiler.   Bazı kibrit çöpleri de aykırı insanları ifade eder tüm kibrit çöpleri aynı yöne bakarken onlar tam tersine bakar kutuda. Kutu açıldığında ilk önce onlar göze çarpar ve herkesken önce yanarlar.Aykırılık başa beladır. Bazı kibrit çöpleri birbirine yapışmıştır dikkat ederseniz onlar da kafadar insanlar gibidirler kanka misali biri yanınca diğeri de yanar. Ama en tehlikelisi kendiyle birlikte kutuyu da yakan kibrit çöpleridir. İçinde bulundukları toplumu çökertirler.   Bazı kibrit çöplerinin ucunda kimyasal maddesi yoktur. Ne yaparsa yapsınlar yanamazlar. Toplumun içerisinde ot gibi yaşar giderler. Toplum nereye onlar oraya.   ACABA SİZ HANGİ TÜR KİBRİT ÇÖPÜSÜNÜZ HİÇ MERAK ETTİNİZ Mİ ?   ALINTI...                  

rina

rina

 

Öyle biri ki......

biri... öyle biri ki...   renkler yok...   umutlar gürültüyle kırıldı ama içimde çıt yok...   susuldu...   susandı yarın'a...   yarın nerde?   kayıp mı olduk, hiç mi yoktuk?   kim keşfetti bölündükçe çoğalan dertleri   ve   kim öldürdü paylaşıldıkça çoğalan sevgiyi?   herkes nerde?   bir yanlış üç doğru mu götürüyordu öteden beri?   herkes yalnız mı?   herkes kendi içinde kalabalık mı?   kaç kişiyim? diye ben değil, içimdeki binlerce "ben" soruyor ayrı ayrı...   tek yürek, tek beden...   doğurgan mıyım kendimi çoğaltmakta?   bir tanesi bana aitti, onu özlüyorum...   başka şeyleri de özlüyorum...   nerdeyiz biz?   ruhumda isyankar ilanlar; BİR KAHRAMAN ARANIYOR...   kendime, kendim olmayan diğer "ben"lere yetemiyorum...   biri gelip beni toparlar mı?   bir şey bir mucize gibi gelip bana dokunur mu?   şimdi çok geç kaldım hiç inanılmamış bir hayat yaşamak için...   tümden vazgeçmek de olmaz...   sıkışıp kalınmıyor, dünya daralıyor...   sürekli gri tonlar, kırmızı ve siyah...   benim açık mavilerim nerde?   böyle değildi...   gittikçe bana ait değilmiş gibi bakıyorum geçmişe...   bir tek ben mi? diye soramıyorum...   değilim biliyorum...   herkes bir tenhada arkasını dönüp ağlıyor...   herkes aynı tenhada kendini bırakıp kaçmak istiyor...   haykırsam şimdi sokağa çıkıp maskelerin düşmesi için...   en büyük gerçeğimizi mi gömdük içimize?   kaçıyoruz mutsuzluğumuzla yüzleşmekten, işimize gelmiyor kendimizle uğraşmak...   ama ben korkuyorum...   benim adıma yaşanmış bir hayat istemiyorum...   böyle değildi...   biri geldi gökyüzümü çaldı, denizlerimi içti...   biri büyülerimi bozdu...   biri... öyle biri ki...   aynaya bakınca görüyorum ama TANIMIYORUM...   Avuçlarımda uçurum kokusu, Kendimden düşüyorum.   Bir masala uzanıyor sevmelerim, Aşktan çaldıklarım dikiliyor karşıma, Kaçak şehirlerin adressiz yüreği oluyorum.   alıntı...            

rina

rina

 

Bitti biliyorum

Sevgim de üşüdüm Avuç içlerim alev alev ,telefonun tuşlarına zorla basıyor parmaklarım. Bana söyleyeceklerinden çok, sesini duymaya kilitlenmiş yüreğim bedenime dar geliyor Yutkunuyorum ve tekrar basıyorum tekrar tekrar. Ardından büyük bir sessizlik. Kapatıyorum. Bitti evet bitti Bittiğini biliyorum. Ve buz kesiyor yanan vücudum..Sevgim de üşüyorum.

SevgideÜşümek

SevgideÜşümek

 

Belki de.!.

’Uyan bak ne güzel doğmuş bugün güneş’ ,diyordu uzaklardan bir ses bu sabah. Ona göre aydınlık getiriyordu doğan güneş, pozitif bakmasını sağlıyordu, mutlu ediyordu böylece kendini. Yeni güne sapasağlam başlıyordu her sabah. Ne kadar mutluluk doluydu tahmin edemezsiniz.   Sonra yine uzaklarda bir ses ’Hala uykum var kapatın perdeleri’, diyerek başlamıştı yeni güne bu sabah. Birileri bişeyler söylüyordu ama o duymuyordu bile bunları. Bir an sevdiğinin sözleri aksetti kulağına; ’Bak ne güzel doğmuş bugün güneş...’   Kafasını gömerken yastığına hala bu sözleri düşünüyordu istemsizce beyni. Sonra irkildi birden; Ben neden güzel göremedim peki güneşi? Düşündü saatlerce. Onun için güzel olan güzel doğan sadece güneş değildi. Onun için önemli ve çekici olan o güneşin sevgilisinin ağzından doğmasıydı. Güzel olan onun diliyle doğurduğu güneşti, dünyaya onun gözünden bakmak onun pozitifliği ve sıcaklığında düşünmek o olmak... Güzel olan buydu işte... O olmak.. Onun gibi düşünebilmek yaşanan herşeyde onun beyni onun gözleri olmak.. Aslında uzaklardaki o sevgili de güneşe kendi gözüyle bakmıyordu belki de.. Belki de ona göre de perdeleri kapatın diyen sevgilinin gözünden güzeldi karanlıklar.. Bu sabah perdeleri kapatın derken içimden;o sıcak ses de ’Günaydın bak ne güzel doğmuş bugün güneş...’ diyordu bana yumuşakça. Halbuki ben o güneşe bakayım diye kaç kişi dil dökmüştü bu sabah...   Güneş aslında çoktan doğmuştu birçok insanın dilinde.. Ama ben o uzaktaki insanın dilinden doğan güneşi bekledim saatlerce.. Çünkü benim için güzel olan sevgilinin gözüyle doğan güneşti belki de.... Güzel Olan Sevgili Değil Sevgili Olan Güzeldir...          

rina

rina

 

Yaşamak Yürek İster

Yaşamak yürek ister; belki de bu yüzden dünyaya gelenlerin çok azı yaşar. Çoğunluğu yalnızca yaşadığı günü kurtarır, var olmakla yetinir ve kendi varlığı altında ezildikçe ezilir. Değiştiremeyeceği gerçekleri olduğu gibi kabul etmek ve bu değişmezlikten kendine yeni bir yaşam sevinci yaratmak da yürek ister; değiştirebileceğini değiştirmeye çalışmak da. Sanıldığı gibi insanı korkutan; dünya, zorluklar, yaşam koşulları ya da başkaları değildir. İnsan en çok kendisinden korkar; kendi duygularından, kendi güçsüzlüklerinden, kendi zaaflarından, kendi acılarından, kendi coşkularından ürker. Yaşama her dokunuşunda, duygularının alevlenip kendisini yakacağından çekinir. Onun için kaçar yaşamdan, aşktan kaçar, öfkeden, hareketten, sevinçten, kendisinden kaçar. Korku yüzünden yaşanamamış bir yaşamı ellerinde taşımaktan yorularak, kendisine uydurduğu bin bir türlü mazeretle yaşama arkasını dönmeye, gizlenmeye uğraşıp, gizliden gizliye yok olmaya çabalar. Korku kendine acımayı getirir; kendini zavallılaştırmaya baslar yaşamdan korktukça. Yaşamla yüz yüze gelmektense ağır ağır erimeyi tercih eder. Korktukça azalır gücü; korkuyla yaralanan bedeni artık en küçük bir dokunuşta acıyla inler. Her acıda korkusu biraz daha artar ve girdap gibi çeker içine güçsüzlük onu. Kendi korkusuna kalkıp kader der sonra, korkuyu değiştirilmez bir gerçek, alnına yazılmış bir yazgı olarak görür. Yeni bir aşkın düşüncesi bile titretir onu. Kalabalıktan korktuğu kadar yalnızlıktan da korkar. Hayatın hiçbir haline dayanamaz durumlara gelir. Sırtında yaşayamadığı hayatı, önünde yaşanacak günleriyle, kendi geçmişiyle geleceği arasında sıkışır kalır artık.   Kendi duygularıyla kuşatılır; döndüğü her yanda bir düşman gibi kendi duyguları çıkar karşısına. Şu yana dönse orada bir mutluluk vardır ama o mutluluğu değil mutluluğun arkasında gölgesi sezilen acıyı görür. Bu yana döndüğünde bir isyanın şevki vardır ama o isyanın çekiciliğini değil o isyan için ödenecek bedelin ağırlığının fark eder. Beri yanında bir aşk bekler onu ama o aşkın arkasından gelebilecek terk edilme ihtimaline diker gözlerini. Her kıpırtıyla örselenebileceğinden çekindiği için kıpırdayamaz bile yerinden; yaşama yaklaşabilmek için bir tek adım bile atmaya yetmez cesareti. Ona sevinci gösterseniz; "ya sonra" diye sorar! Aşkı gösterseniz, gene ayni sorudur onun aklini kurcalayan; "ya sonra"! Öfke, coşku, dostluk, sevişme, başkaldırı, direnme hep aynı soruyu sürükler peşinden; "ya sonra". Bilinmeyen bir "ya sonra" için bilinenlerin hepsini ıskalamayı kabullenir. Ama ne garip, duygularından, yaşanacakların sonrasından korkanlar, acıdan sakınanlar çeker en büyük acıyı. Yaşanmamış bütün duyguları zehirli sarmaşıklar gibi boy atıp ruhlarına dolanır. "Sonrası umurumda bile değil" deyip yaşamla kucak kucağa gelenlerden çok daha fazla yarayı yaşayamadıkları için alırlar. Yakınıp dururlar; çektikleri acılardan söz ederler. Acıyı da çekerler gerçekten ama acıdan korktukları için bunca acıyı çektiklerini görmezler bir türlü. Yaşamanın cesaret istediğini fark edemezler. Onun için çok az insan yaşar; çoğunluk yalnızca gününü kurtarır. Yaşanmamış günlerin altında inleyen çaresiz bir köle gibi yitik bir hayatı taşır güçsüz omuzlarında. Kendi gerçeklerimiz, kendi duygularımızdır bizi böylesine ürküten; çatal diliyle tıslayan bir yılan görmüş tavşan gibi kendi kendimizi hareketsiz bırakan. Ve ne kadar çok korkarsanız, korkunuz o kadar artar. Ne kadar yaşarsanız, cesaretiniz o ölçüde bilenir. Yaşayamıyorsanız eğer, bu başkalarından dolayı değildir. Sizi güçsüzleştiren, sizi çaresizleştiren, sizi isyanlardan alıkoyan, değiştiremeyeceklerinizi kabul etmenize engel olan, değiştirebileceklerinizin üstüne gitmenize izin vermeyen, sizi yaşatmayan, sizin kendi korkularınızdır.   YAŞAMAK YÜREK iSTER ÇÜNKÜ.     OSCAR WİLDE  

delifırtına

delifırtına

 

Hayatın Acıları Üzerine

Hayatın Acıları Üzerine   Hayatın birinci yarısı, mutluluğa karşı duyulan yorulmak bilmez bir özlem olduğu halde, ikinci bölümü acı dolu bir korku duygusuyla kaplıdır.   Çünkü, mutluluk denilen her şeyin kuruntu olduğu ve acıdan başka gerçeğin bulunmadığı fark edilmiştir artık. Aklı başında insanların, yakıcı zevklerden çok acısız bir hayata yönelmeleri bundan ötürüdür.   Gençliğimde, kapımın zilinin her çalınışında, gönlüm sevinçle doluyor ve kendi kendime, “Oh ne iyi! İşte yeni bir olay!” diyordum. Ama yıllar geçip de, olgunlaştığım zaman, her zil sesinden sonra şöyle düşündüm: “Yine ne var?”   İnsan yaşlandıkça, tutkuların ve isteklerin nesnesi farksızlaştıkça; bu isteklerin ve tutkuların bir bir ortadan kayboldukları, duyarlığın güdükleştiği, hayat gücünün zayıfladığı, görüntülerin solduğu, izlenimlerin etki yapmadan gelip geçtiği, günlerin gittikçe daha hızlı aktığı, olayların önemlerini kaybettiği ve her şeyin renksizleştiği görülür.   Günlerin yükü altında sallanarak yürür insan ya da bir köşeye çekilip dinlenir. Geçmiş varlığının gölgesi ya da hayaleti haline girer. Kendinden geçme, sonsuz uyku haline dönüşür bir gün.   (…)   Dante, dile getirdiği cehennemin örneğini ve konusunu, bizim gerçek dünyamızdan başka nerede arayabilirdi? Nitekim, bize çok eksiksiz bir cehennem görüntüsü sundu. Ama cenneti ve cennetin mutlu hayatını dile getirmesi gerektiği zaman, aşılması olanaksız bir güçlükle karşılaştı.   Çünkü içinde yaşadığımız şu dünya ile cennet arasında, hiçbir benzerlik yoktu. Cennetteki mutlu hayatı anlatacağı yerde, atalarının, sevgilisi Beatrice’in ve çeşitli ermişlerin verdiği bilgileri iletti bize.   İçinde yaşadığımız dünyanın, ne biçim bir dünya olduğu, böylece açık bir şekilde anlaşılıyor, değil mi ?   (…)   Şu dünyayı Tanrı yarattıysa, onun yerinde olmak istemem doğrusu. Çünkü, dünyanın sefaleti yüreğimi parçalar. Yaratıcı bir ruh düşünülürse, yarattığı şeyi göstererek ona şöyle bağırmak hakkımızdır: “Bunca mutsuzluğu ve boğuntuyu ortaya çıkarmak uğruna, hiçliğin sessizliğini ve kıpırdamazlığını bozmaya nasıl kalkıştın?”   (…)   İstemek, temeli bakımından acı çekmektir ve yaşamak, istemekten başka bir şey olmadığına göre, hayatın tümü, özü bakımından acıdan başka bir şey değildir.   İnsan ne kadar yüceyse, acısı da o ölçüde fazladır. İnsanın hayatı, yenileceğinden hiç şüphe etmeksizin, var olmaya çalışmak için harcanmış bir çabadır.       Arthur Schopenhauer

Ufuk_efe

Ufuk_efe

 

Eflatun'a sormuslar;

Eflatun'a sormuşlar;   İnsan oğlunun sizi en çok şaşırtan iki davranışı nedir?   Eflatun tek tek sıralamış;   "Çocuklukta sıkılırlar ve büyümek için acele ederler ne varki çocukluklarını özlerler...Para kazanmak için sağlıklarını yitirirler.Ama sağlıklarını geri almak için para öderler.Yarınlarından endişe ederken bu günü unuturlar..Sonuçta,ne bugünü ne de yarını yaşarlar.Hiç ölmeyecek gibi yaşarlar.Ancak hiç yaşamamış gibi ölürler"...   Peki sen ne öneriyorsun?   Bilge yine sıralamış;   "kimseye kendinizi sevdirmeye" kalkmayın..!   Yapılması gereken tek şey sadece"kendinizi sevilmeye bırakmaktır"...   Önemli olan"En çok şeye sahip olmak "değil...   "En az şey'e ihtiyaç duymaktır"...          

rina

rina

 

HAYAL GÜCÜ

Hayal gücü dünyayı döndürürmüş,bunu Albert Einstein ile paylaşmamak,bu fikre bir sanatçı olarak katılmamak içten bile değil... Hedefler,amaçlar,ilişkiler,beklentiler üzerine kurduğumuz şu kısacık yaşamımızda,bize sunulan bu olağanüstü gücün kullanımı ve geliştirilmesi konusunda düşünmeye başladım. Hayal etme gücümüzden uzaklaşıp,gündelik dertlerin ve bocalamaların içinde kaybolup gittiğimiz zamanlar da kendimize hayal kurmak için zaman ayırmalıyız.

liruda

liruda

 

UmuT NeYDİ?

Bir akıntıya kapıldım gidiyorum hayatın bana vereceğinden habersiz Belki bir elinde mutluluk olacak bir elinde umut Hangisini bana bahşedecekti hayat dedikleri şey Mutluluk mu yoksa mutluluğa duyulan umut mu ? Umutsuz mutluluk olmazdı ya zaten Umut düştü benim payıma da umut etmek umutla yaşamak Umut nedir ki peki Bir mutluluk mu yoksa acı çekmek mi Yoksa sadece bir çaresizlik miydi umut Mavi bir denizin kıyısında siyah dalgaların arkasından gelecek Sevda gemisini beklemek mi Umut neydi ki bana hayat umut etmeyi öğretiyordu ? Gecenin karanlığında yürürken yolda duran konserve kutusuna tekme atmak mı ? Çakıl taşlarını ceplerine toplayıp onları saymak mı ? Eksilen günleri saymak yerine yaşacağın günlerin sayısını bilip Onları saymak mı ? Umut neydi ki hayat bana umudu öğretmeye çalışıyordu Geçmiş günlerin gelecekte de olacağına inanmak mı ? Kapkara düşüncelere boğulmuşken çıkış yolu bulmak mı ? Attığın her adımda bir öncekini unutmak mı ? Kör düğüm kaderi çözeceğine inanmak mı ? Umut neydi ki hayat bana umudu öğretiyordu ? Akşam olduğunda gün batımını seyretmek mi Yoksa     Yeniden güneşin doğacağına inanmak mı ? Gülü koklarken dikenini yok saymak mı Kanayan avuçlarında sevda çiçeğini tutmaya çalışmak mı Umut neydi ki hayat bana umudu öğretiyordu Günahların cezasını şimdiden çekmek mi Yarını bu günden yaşamak mı Yarınsız bu günü geçmişe göndermek mi Umut neydi ki hayat bana umudu öğretmeye çalışıyordu Oysa umut mutluluktu hayat bana yanlış öğretiyordu ?   ALINTI... ___________________________________________________________________________ ______________________________________________________________ ________________________________________________ _______________________________ ________________ _____ _ .        

rina

rina

 

KIRMIZI DUVAR

-Kusura bakmayın kartınız limit yetersiz diyor.Başka kart var mıydı?   Kasiyer kız nazikti.Ama Zuhal kıpkırmızı oldu.. Ezikliğini gizlemek için azami gayret göstererek, -Ek kart vardı haylaz oğlanda..Demek ki limiti doldurmuş..Ben yatırıp yarın tekrar gelirim. Bu alışverişler kalsın şimdilik.. diyebildi.   Yedinci ayıydı işten atılmasının..Tükenmez kalem imalatı ve ihracatı yapan büyük bir markanın imalat şefiydi..Kimyagerdi..Kriz var denilmiş toplam kırk iki işçi dört idari personel işlerine son verilmiş,ellerine kıdem tazminatı çeki tutuşturularak bir çok imzalar attırılmıştı.Ayrılma anında çalışma arkadaşları ile vedalaşırken bile şoktaydı. Aslında dostluk kurduğu muhasebeciden öğrendiğine göre satışlarda kriz sayılabilecek bir düşme yoktu.Fabrikanın alman ortağı, krizde güvenlik olsun diye personel indirimine gidin, en azından maliyetleri düşürürüz demişti.Bu muhasebeci çocuğu çok beğenirdi..Yaptığı sevimsiz işe rağmen kendisi çok sevimli ve kültürlüydü..Bak böyle biriyle olursa olurdu ikinci evliliği.. Şirkette Zuhal in doğum gününde küçük bir kutlama yapmışlar bu çocuk Zuhal e bir kitap armağan etmişti..Kitabı okuyamamıştı..Bir şiir kitabıydı.. Ama kitabın arkasına editörün yazdığı yazı hep düşündürmüştü onu : <çağdaş yaşamın karmaşık etkileriyle benliği parçalanan bireyin kurtuluşunun…> Nasıl böyle uzun cümleler kurabiliyorlardı..Demek çağdaş yaşam bireyin benliğini parçalıyordu ..Demek ki parçalanmasa bireyin benliği sağlıklıydı... Ayrıcada cümleden anlaşıldığı üzere benliğin kurtarılması gerekiyordu.   İşte her şey gibi tazminat da bitmişti iki ay önce.. Eve geldi..Bilgisayarı açtı..Market gerginliği geçmemişti.. İş-eleman sitelerine şöyle bir baktı..Anahtar kelime <kimyager> tarattı.. Önemli bir ilan yoktu..Yurtdışı ortaklı bir holding Almanca ve İngilizce bilen kimyager arıyordu..Yuh olsun, kimyagerlik mi yaptıracaksınız yoksa tercümanlık mı? diye düşündü.Adamlar nasıl olsa kriz var diye nerdeyse boş vakitlerinde <patronun ayakkabılarını boyayabilecek> iki dil bilen,<cinsel tacizlere ses çıkarmayacak> bayan kimyager arıyorlardı.. Çalışma yaşamında on sekiz yılını doldurduğu için artık ilandaki istenen özelliklerin <kod>larını biliyordu.Eğer <mesai mevhumu olmayan > aranıyorsa genel müdüre veya patrona mesai bitince yalakalık yapacak ve onları hoş tutmaya zaman ayırabilen,onlarla güya iş yemeğine çıkabilen yok eğer <seyehat engeli bulunmayan> aranıyorsa bu muhteremlerle ilişkiye girme potansiyeli olabilen demekti..Maillerini açtı.. <Sn Zuhal Çelen Öztürk , başvurunuz değerlendirilmiş olup şu an için kendi şartlarımız açısından olumlu olarak sonuçlandırılamamıştır,CV niz insan kaynakları veritabanımızda tekrar gündeme gelebilmesi için saklı tutulmaktadır.. Bilgilerinizi rica ederiz.İnsan kaynakları müdürü..> Domuz müdür.. Oturmuş koltuğa ahkam kesiyor..Birde süslü kelimeler bulmuş ki.. Sen benim veritabanımı biliyor musun ha, markette aldığım gıda maddelerini geri bırakmayı biliyor musun,bir fikrin var mı nasıl bir duygu olduğu hakkında? İnşallah bu yaşadığım senin de başına gelir.. Bir sigara yaktı..Marketten kalan gerginlik azalacağına artmıştı. Acaba Bilal den kalan Öztürk soyadını kullanma samıydı iş başvurularında?. Evli olduğunu sanıyorlardı.Boşanalı sekizinci yıla girmiş ama iş hayatında tacize uğramamak adına dul olduğunu belirtmiyordu yakın arkadaşları hariç.. Ah Bilal ah..Adamın kadınlara düşkünlüğü ve Zuhal in gururunu hiçe sayması, canına tak etmiş, boşanmayı kendi istemişti Zuhal.. Adam tıp okumuş, jinekolog olmuş ama kadınlara düşkünlüğü geçmemişti.Bu erkek milletini anlayamıyordu.. Kocasını başka bir kadınla, en son bizzat kendi yatak odasında yakalamıştı; annesinden döndüğünde..Zuhal in kadınlık gururu incinmişti...Boşanma isteğine Bilal itiraz etmemiş oturduğu daire ve oğulları Ozan ın velayeti Zuhal de kalmıştı.Bilal arabasını ve ceketini alıp çıkıp gitmiş gerisini avukatlar bir celsede halletmişlerdi...Bir daha hiç görüşmemişler, Ozan ı da görmeleri zamanla iyice azalmıştı Bilal in.. Zuhal erkeklerden bayağı soğumuş,ciddiye dönüşebilecek birkaç ilişkinin başlamasına bile engel olmuştu...Cinselliğini bile unutmuştu.. Bazen bedeninde özellikle regl öncesi kendiliğinden ürpermeler oluyorsa da Sanki buna bir karşı güç çıkıyor ve bu heyecanı bastırıyordu.. Kendini çok seven ve sürekli ziyarete gelen komşu kızı Neslihan açık saçık fıkraları çok sever ve anlatırdı.Kızın dişilik damarı hissedilecek kadar yüksek olduğundan,bu konuları konuşmaya bayılır, erkeklerin anlattığı en belaltı konuları anlatırken beden dilinden işveliliği besbelli olurdu...Zuhal e cinsel deneyimlerini imalı imalı sorar ama Zuhal soruyu bilimsel olarak açıklardı....Bir keresinde yine böyle konuları kahkahalarla konuşurken Zuhal birden bu genç bedenli işveli kıza karşı içinden belli belirsiz bir şey hissetmiş, ürpermişti.. Daha sonra , karşı cinse tepkili olan kadınların kendi cinsine yönelme ihtimalinin arttığını, internette okumuş ve kıza soğuk davranarak görüşmesini kendisi azaltmıştı..Otobüste birkaç kez genç erkeklerin kalçasına dokunmaya çalıştığını şahit olunca, olgun bir kadın olmasına karşın iyice soğumuştu cinsellikten.   -Zuhal abla,yönetici 3 aylık aidat borcu birikti müsait misin diye soruyor.. Bina görevlisiydi..Kendi yüz yüze görüşemez kapıcıya söyletirdi. Zaten Zuhal le konuşurken yüzüne bakamaz yere bakardı..Erkeklerin bir kısmı böyleydi işte..Yani <bakacak yüzleri yoktu>. -Tamam Şükrü müsait olunca gönderirim senle..kaçmıyoruz ya..   Oğlumu arayayım da moralim düzelsin diye düşündü..Ozan geçen yıl İstanbul hukuku kazanmış Zuhal sevinçten uçmuş onu okutacağına yeminler etmişti..Sarıldı cep telefonuna.. Memnundu okuldan Ozan...Derse girme mecburiyeti yoktu..Ama yıllık harç vardı yatacak.Annesi göndersindi kendisi hallederdi..Birde adidas bir spor ayakkabı istiyordu..Karizma için gerekliydi.Yeni kız arkadaşı olmuştu ve annesinden taktik istiyordu…Çünkü arkadaşı <emo>cuydu..Hani şu yeni akımlardan.Giyimi kuşamı saçları değişikti..Kaşında metal bir parça takan kızın saçları dağınık ve göbeğine kadar geliyordu..Oğlu bu kız tipini yeni gördüğü için hoşuna gidiyor onun isyancı giyimi ve özgür tavırları Ozan ı mest ediyordu… Zuhal yıkılır gibi çöktü koltuğa. Morali düzeleceğine iyice bozulmuştu.. Oğlu başka bir dünyadaydı..Zuhal in yaşantısından çok uzakta.. Gerçeklerden de çok uzakta..Başına ağrılar giriyordu. Dolapta Fransa dan kesin dönüş yapan teyze oğlunun getirip verdiği viski vardı.. Onu getirip açtı..En son Bilal le bir balık restoranında içmişler Zuhal i bir gülme krizi tutmuştu...Cesaret edip yarım bardak sek yuvarladı boğazına.. Zaten soda yoktu dolapta. Tüm bedenine başından başlayarak sıcak bir dalga yayıldı,ikinci kadehi içerken.. Sinirleri gevşemiş ama duyguları ayağa kalkmıştı..Boşalan bardağı karşı duvara attı.. Kırılan bardağın parçaları dağıldı halıya..Beyninde bağırıyodu..   <Topunuzun canı cehenneme! Yüzüme bakamayan yönetici,niye yönetici oldun haa? Telefon edemeyip mail atan personel müdürü hangi personelin müdürüsün.? Hem nasıl müdür oldun insanla telefonda konuşmaya cesaretin yok.? Anan müdür mü doğurdu? Karınla mutlu musun,yoksa şirket sekreterine mi sarkmaya çalışıyorsun?Yoksa ikisiyle de mi..? Poligamik mişler..Ne demek yani? Çok eşli yapı demek? Biz de monogamik mişiz..Yani tek erkekle yetinirmişiz.. Sevsinler..Bunu yaradan nasıl yaratmış..? Biri tek ister biri çok ister..Düşünememiş mi böyle sorun çıkacağını..? Arayın beyler arayın..İki dil bilen seyahat edebilen kimyager arayın.. Hem mesai mevhumumuz da yoktur bizim..Evimiz, oğlumuz,kitaplarımız, eşimiz dostumuz yok bizim..Biz zaten sizi memnun etmek için doğduk.. Akşam iş bitimi ağzınızda salyalar akarak yemeklere götürürsünüz bizi.. İçkinin de yardımıyla ertesi gün olanları kendiniz gibi sümsüklere ballandıra ballandıra anlatırsınız…Koleksiyonunuzun nadide bir parçası oluruz.. Eee bunlar hakkınız sizin çok çalıştınız cipler villalar aldınız.. Fantezilerinizi gerçekleştirmek hakkınız.Ya size ne demeli bedenini pazarlayan şirketlerin dişi farecikleri..?Erkek avcılığı profesörleri.. Sizler değil misiniz erkekleri baştan çıkarıp <kolay kadın>dalında rekorlar kitabına giren? Sizin genel müdüre yaptığınız cinsel taciz değil mi? İşveli sırıtmalar,iç gıcıklayıcı giyinmeler,yakın plan dokunmalar..Hııı ? O kadar bu işlere meyilliyseniz otobüslerde zavallı gençler var gidin de onları memnun edin..Olmaz tabi..Parası yok.. Hayat kadınları perakende, siz toptan… Ohh ne ala memleket ..Bir de çocuk doğurdunuz mu <namuslu> hanımefendi olarak protokollerde yeriniz hazır.. Eyy çok boyalı banka memurları.. Önce hesap bakiyesine bakarsınız müşterinin sonra ona göre pozisyon tutarsınız..Demek ki siz o erkeği değil hesap bakiyesini seviyorsunuz..Canınız cehenneme,topunuzun ! Ozan ım hayat böyle değil..Pis hayat..Acımasız hayat.. Yalancı ve ikiyüzlü hayat.. Emo cu kız mutlu etmez seni kara gözlüm.. Okul harcını ödesin poligamik Bilal efendi.. Canı cehenneme göndermezse…> Sızmıştı..Yakasına yanağından gözyaşı ve içkiden biraz dökülmüştü...   -Buyurun efendim doktor hanım sizi bekliyor.. Zuhal in iki gündür sağ kolu omzundan aşağı kadar hissetmiyordu.. Bu üçüncü doktordu..Nörolog ve Fizik tedavici bir şey bulamayınca Psikiyatra yönlendirmişlerdi.. Doktor biten evliliği ve işten atılmasını öğrenince bir iki soru daha sordu uyku ve yemek düzeni ile ilgili.. Zuhal rahattı doktor da kadın olduğu için..Bir süre dinledi doktor... - Orta şiddette bir depresyon geçiriyorsunuz.. Kadın doktorun ses tonu, kendinden emin ama bu sorunu çözebilecek güvendeydi. Bu hastalık kadınlarda erkeklerden üç kat fazla görülürmüş,İlaç kullanması gerekirmiş,Öyle <hayat güzel > deyince geçmezmiş..İlaç ağızda kuruluk ve cinsel istekte azalma yaparmış ama bağımlılık yapmazmış.. En kötüsü de ilaç en az altı ay kullanılacakmış..Bir hafta sonra kol uyuşması kalkarmış..Bir şikayet olursa kendisi telefonunu verecekmiş.. Kendisine iş bulması hastalığın çabuk geçmesini hızlandırırmış.. İşe giremezse eğer uğraşlar bulmalıymış,Her şeyi çözmeye kalkmamalıymış..   İlacı eczaneden alıp yürümeye başladı Zuhal..Üzerinde bir yorgunluk ve içinde bitkinliğin aksine tuhaf bir huzur vardı..Düşünceler bilincine küçük damlalar olarak dökülüyordu: <Çağdaş yaşamın karmaşık etkileri..Benliği parçalanmış birey..Bireyin kurtuluşu..> Ağır yürüyor düşünceleri umarsızca ayaklarına eşlik ediyordu. İnsanlar yeni başlayan yağmurun altında koşuşturmaya başlamışlardı.  

AED

AED

 

Gökkuşağı Renkleri

Gökkuşağı Renkleri Dünyanın bütün renkleri birgün biraraya toplanmışlar ve hangi rengin en önemli en özel olduğunu tartışmaya baslamışlar ;   YEŞİL demiş ki : "Elbette en önemli renk benim Ben hayatın ve umudun rengiyim Çimenler, ağaçlar ve yapraklar icin seçilmişim Şöyle bir yeryüzüne bakın, her taraf benim rengimle kaplı"   MAVİ hemen atılmış: "Sen sadece yeryüzünün rengisin, ya ben? Ben hem gökyüzünün hem de denizin rengiyim Gökyüzünün mavisi insanlara huzur verir ve huzur olmadan siz hicbir işe yaramazsınız"   SARI söz almış : "Siz dalga mı geçiyorsunuz? Ben bu dünyaya sıcaklık veren rengim Güneşin rengiyim Ben olmazsam soğuktan donarsınız hepiniz"     TURUNCU onun sözünü kesmiş: "Ya ben? Ben saglık ve direncin rengiyim İnsan yasamı icin gerekli vitaminler hep benim rengimde bulunur Portakalı, havucu dusunun Ben pek ortalarda görünen bir renk olmayabilirim ama güneş doğarken ve batarken gökyüzüne o güzel rengi veren de benim unutmayin"     KIRMIZI daha fazla dayanamamış : "Ben hepinizden üstünüm! Ben kan rengiyim! Kan olmadan hayat olur mu? Ben tehlike ve cesaretin rengiyim! Savasın ve ateşin rengiyim! Askın ve tutkunun rengiyim!!! Bensiz bu dünya bomboş olurdu"     MOR ayaga kalkmis: "Hepinizden üstün olan benim Ben asalet ve gücün rengiyim Bütün krallar, liderler beni secmislerdir Ben otorite ve bilgeligin rengiyim, insanlar beni sorgulamaz Dinler ve itaat ederler"   Ve bütün renkler hep bir agizdan kavgaya tutusmuslar Her biri digerini itip kakıyorken ;   "En büyük benim" diyormuş   Derken bir anda simsekler cakmis,ve yagmur damlaciklari gokten dusmeye baslamis Bütün renkler neye ugradiklarini sasirmis, korkuyla birbirlerine sarilmislar   Ve YAGMUR'un sesi duyulmus "Sizi aptal renkler Bu kavganizin anlami ne? Bu ustunluk cabaniz neden? Siz bilmiyor musunuz ki her biriniz farkli bir görev icin yaratildiniz, birbirinizden farklisiniz ve her biriniz kendinize ozelsiniz Simdi elele tutusun ve bana gelin!"   Renkler bunun uzerine kendilerinden cok utanmislar Elele tutusup birlikte gokyuzune havalanmislar ve bir yay seklini almislar   Yagmur onlara ; "Bundan boyle" demis "Her yagmur yagdiginda siz birlesip bir renk cumbusu halinde gokyuzunden yeryuzune uzanacaksiniz ve insanlar sizi gordukce huzur duyacaklar, güc bulacaklar İnsanlara yarinlar icin umut olacaksiniz Gokyuzunu bir kusak gibi saracaksiniz ve size GOKKUSAGI diyecekler Anlastik mi "   Bu yuzden ne zaman dunyamiz yagmurla yikansa, ardindan gokyuzunde GÖKKUŞAĞI belirir   Biz de gokkusagindaki o renkler gibi birbirimizden farkliyiz ve hepimiz çok özeliz   Bunu bilerek etrafimizla uyum icinde yasamalıyız...   Alıntı

Aries

Aries

 

Soğuk havaları severim ben...

Soğuk havaları severim ben..   Bir dağ evi, yanan şöminenin ısıttığı sıcacık bir ortam.   Pencereye vuran yağmur damlalarınıda unutmamak lazım   Şıp şıp diye yağan yağmur sesine bir de sıcacık yudumlanan çayı da ekledim mi değmeyin keyfime...     Soğuk havaları severim ben...   Sallanan sandalyeyi koymuşsun camın önüne   Perden hafif aralık..   Dışarıda içindeki sevgiyi kucaklayan yemyeşil bir örtü..   Elindeki kitabı mı okusan yoksa bu manzarayı mı seyretsen diyen bir iç ses..   İşte böyle soğuk havaları severim ben..   Bir yanın alabildiğine doğa bir yanınsa sıcacık bir ev...   :wub:

zeyynepp

zeyynepp

 

P E R A ....

Masasını derleyip toparlamıştı...Sümenin altından, şiir karalamalarını yazdığı kağıtlardan birinin ucu görünüyordu ve benim için bırakıldığı belliydi.Ama hemen almadım...Bu kez değişik bir yöntem uyguluyordu çünkü...   Senede bir kaç kez böyle masasını toplar ve hiç bir iz bırakmadan çekip giderdi...sonra da dönerdi...Bıraktığı notun, bu kez gidişinin dönüşü olmayacağına dair olduğunu hissediyor ve bunun somut bir işaretle kanıtlanacağından çok korkuyordum...   Masanın yanındaki koltuğa oturdum.   Her zaman gazetelerle,dergilerle,kitaplarla,yazılı çizili kağıtlarla dolu ve karmakarışık olan masanın, şimdi ıssız bir çöle benzeyen hali... odaya girdiğimden bu yana yüreğime çöreklenen,yoksunluk ve uzaklık duygusunu daha da çoğaltan sessiz bir çığlık gibiydi...   Kağıdı çekip aldım yerinden...   Kalkıp, geniş salonun Boğazın Marmara çıkışını boydan boya gören yekpare penceresinin önüne geldim...ve okudum...   ''kaç kez palamarı çözdü açık denizler için kaç kez bavulunu sırtladı uzak şehirler için geride bıraktığı Sadom ve Gamore'ye dönüp bakmasaydı yolun yarılarında taşa dönüşmeyecek ufukta kaybolup görünmeyecekti....''     Gözlerimi pencereye... İstanbul'a çevirdim...   Eylül akşamıydı...Sultanahmet'in minarelerinin ardından kaybolan güneşin son ışıkları...Üsküdar ve Selimiye evlerinin camlarından yansıyor...Kız Kulesi'nden Sarayburnu' na değin tüm denizi, kızılın türlü tonlarında boyuyordu...   Sevgili dostumun kafasının dumanlı olduğu zamanlarda kadehini kaldırıp,''sensiz yaşayamam'' diye haykırdığı İstanbul...Hep genç ve güzel hatırlanmak isteyen eski bir film yıldızının sararmış kartpostalı gibi karşımda duruyordu...   Güvenilmez bir an'dı bu...Aşkına ihanet etmiş ve bu yüzden terkedilmiş bir sevgilinin....kanatlarını alabildince açmış ve masumiyeti oynayan sahte tavus kuşu görüntüsüne aldanmamalıydım...   Hızla geri döndüm...Dudaklarında keskin bıçak gülüşüyle hala şöminenin başında ve elinde içkisiyle duruyordu....   Konuşmayı kim başlatırsa sürdürmek de ona düşer...Bu yüzden ''kaçış sendromu'' dönemlerinde onunla konuşmayı hiç başlatmadım...Deneyimlerim, onun bu dönemlerinde ''gitme kal'' ısrarından hiç hoşlanmadığını ve inadına ''gittiğini'' öğretmişti bana...   Yaklaştı...kollarını boynuma doladı ve usulca kulağıma fısıldadı;''korkma...gitmiyorum...''   Masaya baktım gözucuyla...karmakarışıktı.. Yoksunluğun ve uzaklığın pencereden gökyüzüne dağıldığını hissettim..   ''Hadi çıkalım'' dedim...''kadehlerimize bulut koyalım...''   Yüzündeki keskin bıçak gülüşü... muzip bir çocuğun gülüşüne dönüştü...   ''Sana birşey söyleyeceğim'' dedi...''ben neden uzun bir süredir çıkmıyorum sokağa...biliyormusun?.. ''Neden?..'' ''Çünkü istiyorum ki anlasın bu ***** şehir eğer ben yoksam beş para etmediğini...bensiz bir boka benzemediğini...''   Öfkenin ve hüznün nemli bir rüzgar gibi hızla geçtiği gözlerine baktım...''haklısın'' dedim sadece....   * * * * * *   Kırk yıllık dostumla Harbiye'den Taksime doğru kolkola yürüyoruz...   Rind adamları bilir...Hangi yönden yürünürse yürünsün Beyoğlu'na...gizli bir girdabın anaforu paçalarından çekmeye...anason ve kadın kokan bir Beyoğlu rüzgarı burnunda esmeye başlar adamın....Adımlar sıklaşır...bir de bakarsın Beyoğlu'ndasın...   Bu akşam da öyle oldu...Ama başka bir şey daha oldu...   Gözlerimle görmesem...kulaklarımla duymasam ben de inanmazdım...   Taksim Metrosu girişinde kolumdan çıktı dostum...bir iki adım önümde yürümeye başladı...beni unutmuş gibiydi...birisini görmüş de ona doğru hızlanıyordu sanki...   Tekerlek takmış bir Mc Donald büfesi gibi üzerine gelen tramvaydan sıyrılıp Cadde-i Kebir'in sağ başında duvara yakın durdu...bir sigara yaktı ve dumanını Çiçek Pasajına kadar savurdu...   Savurduğu dumanların arasından... ona yaklaşan kırmızılar içinde çok güzel bir kadın gördüm...   Salına salına yürüyordu ve yüzünde ki siyah ince tül akşam rüzgarıyla bir açılıp bir kapanıyordu...İyice yaklaştı dostuma ve boynuna sarılıp öylece kaldı...   ''İşte şimdi İstanbul'sun...dedi dostum.   ''Evet...şimdi seninle İstanbul'um'' dedi kadın...   Onları ardımda bırakıp Pera'nın koluna girdim ben de...   Dördümüzün az sonra Çiçek Pasajında...Madam Anahit'siz bir masada oturacağımızı biliyordum...

kgurleyen

kgurleyen

 

İşte budur.!.____

Mut'un bir dağ köyünde dostlarla birlikte gezerken yaşlı bir karı koca gördüm.   Baktım bir kanepenin üzerinde oturuyorlar...   İyice yaklaştığımda tezekten yapılmış evlerinin bahçesinde oturdukları kanepenin bir tarafının tamamen kırık olduğunu, kanepenin sağlam tarafına sıkışarak oturduklarını ve sohbet ettiklerini anladım.   Yüzlerinde bir tebessüm vardı. Evin halinden ve karı kocanın kılık kıyafetinden maddi durumlarının hiç iyi olmadığı ve yeni bir kanepe alacak güçlerinin olmadığı hemen anlaşılıyordu...   Selamlaştıktan sonra, 'Kanepe kırılmış' dedim...   Yaşlı adam büyük bir bilgelikle cevap verdi, ' Biz de sağlam tarafına oturuyoruz...   Yetiyor bize.' Kadın da tamamladı, “He ya yetiyor bize bak ne güzel oturuyoruz” Sevdiğimin elini daha sıkı sıkı tuttum...   Öyle ya,' Aşk bu kanepe neden kırık, neden yeni bir kanepe almıyoruz' diye dırdır etmek, şikayet etmek yerine, 'Kanepenin sağlam tarafını paylaşmak' değil midir?...   ALINTI...                    

rina

rina

 

HOŞÇAKAL KAPTAN

HOŞÇAKAL KAPTAN     Fırtınalı denizlere Ters esen rüzgarlara Sislere,yağmurlara Benimle yarışan yunuslara Ve yalnızlığımı paylaşan yıldızlara Veda etme zamanı geldi...   * * * Yedi iklim, yedi cihan bilir ki, Ben güvenli limanlara demir atmış Ve çıpası yosun bağlamış Gemilerden değildim bir zamanlar....   Uzak denizlere açılmak için Yaratıldığımı bilir Ve bir efsane gibi yaşardım....   Gittiğim her limanda korsanlarla dövüşür, İşsiz gemicilerle şarabımı bölüşür, Kadınlarla sevişir, Zindanlarda,ambarlarda, Kaptan köşklerinde, Kuştüyü yataklarda yatar, Şehrin valisine de kafa tutardım...   Ve her sabah uyandığımda Tutar bir boğayı boynuzlarından Yere yıkardım...   * * *   Yıllar,yıllar geçti artık... Sanırım şimdi '' Ultima forsan'' zamanı... Ve asla yenilmeden Onurlu bir kaptan gibi Bu seyir defterini kapatmalı...   Sonra da, Engin deniz sanarak Açılmaktansa sığ sulara, Sığınıp kuytu bir limana,   Anılarla yaşamalı.........

kgurleyen

kgurleyen

 

Zaman Geçtikçe...

Yazamıyorum uzun bir süredir, her gece içimde birşeyler birikiyordu. Kılıf uydurmayı denedim içimdekilere ama çok dar geldi kelimelerim, üzerine oturmadı içimde birikenlere.Evet hepimizin içinde birşeyler birikiyordu yaşadığımız heran da.Hayata dair herşeyi biriktiriyorduk içimizde...   Belki yine yazamazdım kelimelerle süslemezdim içimdekileri, ama çok eski değil sadece birkaç gün önceki son damlalar taşırdı içimdekileri.Öfke miydi,kırgınlık mıydı, neydi bu içimdekiler...   Ben ilkokuldayken bayram törenleri için hazırlıklar hep bir ay önce başlardı. Yani bayramları en güzel şekilde karşılamak için hepimizin içinde büyük heyecanlar olurdu.Verilen şiirleri öyle bir çoşkuyla okurduk ki taşardı içimizdeki duygular ses tonlarımıza.Öğretmenlerimiz bir ay boyunca uğraşırdı en güzel törenler için,en güzel kutlamalar için.Folklor oyunlarımız vardı bizim, bando takımları gümbür gümbür davullar çalardı. Bir ay boyunca tören alanına giderken marşlar söylerdik biz. Atamızın armağanı özgürlüğümüzü kutlardık biz. Öylesine büyük bir coşkula kutlardık ki hemde...   Ne değişti peki ?   29 Ekim'de törenleri izlmeyi çok istesemde iznim yoktu,çalışmam gerekiyordu.Ama göüzm hep camdan dışarıya takılıydı.Nerdeydi bu çocuklar, insanların coşkuyla dışarı çıkıp yürüyüşler yaptığı bayramları unutmuştum ben artık ama; ya çocuklar onlar nerdeydi? Ya akşamları izlediğimiz fener alayları, hava fişekler nereye gitmişti?Neydi cumhuriyet neden insanların hiçbir coşkusu kalmamıştı? Dini bayramlarda binlerce kutlama mesajları gönderen insanlar neden unutmuşlardı ki? Nasıl öğretilmişti bize,Cumhuriyet halkın kendisi yönetmesi demişti öğretmeniz henüz sıralarla yeni tanışmıştın.Kendi bayramını kutlarken nasıl bu kadar duyarsızlaştı bu halk?   İçimde bir hayal kırıklığı vardı bu 29 Ekimde... Üzüntüm,kızgınlığım,kırgınlığım karıştı birbirine.Üzüldüğüm şimdiki çocuklar benim kadar şanslı değillerdi.Kızgınlığım benim çocukluğumdaki 29 Ekim coşkusu nereye gitmişti? Ve hayal kırıklığım ...    

deniz_kizi

deniz_kizi



×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.