Zıplanacak içerik

Bloglar

Seçilmiş Blog Başlığı

  • simin

    Bağnu...

    Gönderen: simin

    2016/20 ocak akşam 21:00 Son konuşmamız sen bu dünyadan gitmeden 5 gün önceymiş... bilemezdim öleceğini... bilseydim hiç kızarmıydım sana...hiç sesimi yükseltirmiydim ? Asla.
    Kızdım sana çünkü;sen kendini çok fazla üzüyordun sen kendini asıl kahredecek olan kişiden fazla kahroluyordun.evet o senin kardeşindi daha 26 yaşında biri 6 yaşında biri 3 aylık bebeğiyle eşini kaybetmeye dayanamazdı.ama dayandı senden çok daha fazla. Kardeşin o trafik kazası neden oldu, nereden geliyordu eşi yanında kim vardı gerçeği öğrendiği zaman canının acısı nefrete dönüştüğü için çok dirayetli durdu ağlamadı.çünkü aldatılan kadının canı başka yanar. O kucağında bebeğiyle diğer kızına ileride neyi nasıl anlatacağını düşünüyordu.Onu aldattığı için normalde de ölmesini dilerdi emin ol! Son konuşmamız 1 saat 30 dakika konuşmuşuz yettimi yetmedi tabi ki. Hem ağladık hem de çok güldük ama sen "ağlerken güldürdün yine beni p.ç" dedin ya bana ☺ ben bu kelimeyi artık çok seviyorum.Hele sen 1.85 boyuna orantılı 41 numara ayaklarına ayakkabı bulamadığında o küçük yerde ben sana burdan alıp yollarken en hoşuma giden şey yine sana p.çlik yapmaktı.Kankaa bi ayakkabı buldum atıyım resmini dediğimde heyecanla beklediğin resimlerin 46 numara erkek sivri burun ayakkabı olduğunu gördüğünde de "sen insanmısın şindi ayvaan p.ç" dediğinde mağaza içinde tepinerek gülmeyi çok özledim.bana p.ç demeni özledim. bilseydim istediğin o mor ojeyi sana hemen ertesi gün kargolardım. sen ölünce mezarına getirdim koydum ama ne fayda. bende olan herşey sana çok güzel gelirdi bazen sanada aynısından alırdım bazen tipik boğa'lığımla inat edip bencilce sana vermezdim eşyalarımı.şimdi mi? aklından geçeni önüne sererdim olsan!
    biz insancıklar kaybedince anlıyormuşuz ya değerini kaybettiklerimizin ben bunu sende çok ağır tecrübe ettim kanka.
    • 1 yorum
    • 2.144 görüntü

Sitemizdeki Bloglar

  1. blog-0183473001413856343.jpg

    Pansiyon: Çingenem

    Yer: Karaöz / Kumluca / Antalya

    Yıl: 2006

    Zakkum çiçekleriyle kaplıydı. Salaş mı salaş fakat bir o kadarda sevimli sahipleri vardı. Alçak gönüllü sevecen ve çok güzel insanlardı.

    Koca bir dağın yamacında sanki kendince ben buradayım diye haykıran bir pansiyondu. Pansiyondan denize veya denizden pansiyona gitmek oldukça çetrefilli bir yürüyüş gerektiriyordu ama çok neşeli bir yürüyüş...

     

    Acaba hala orada mı? merak ediyorum. Oraya yolu düşen birisi lütfen yazsın...

  2. blog-0494281001482885164.jpg

    Hani yabancı filmlerde izleriz ya..Cenazelerde merhumun yakınları tek tek kürsüye çıkıp az da olsa, zor da olsa merhum hakkında konuşurlar.
    Benim her zaman hoşuma gitmiştir bu vedalaşma şekli. Ben şahsen kendi cenazemde bunun yapılmasını istiyorum. Hiç olmazsa bir veda defteri açılmalı. Yoksa insanın birşeyler kursağında kalıyor çünkü...(Bunları yazarken izlediğim bir film geldi aklıma ki mutlaka izlemenizi tavsiye ederim. Son veda(Departures)..Bir japon filmidir, izlediğim en en naif filmdir.)

     

    Benim hayatıma dokunan bir insan gittiğinde hemen kağıda kaleme sarılışım bu yüzden işte..

     

    Karşıyakalılar bilirler ve heralde benimle aynı fikirdedirler.. Fidanlık civarı Karşıyaka'nın en güzel yerlerinden biridir. O eski güzel bahçeli müstakil evler bir bir yerlerini apartmanlara bıraksa da hala tek tük var. İşte yıllar önce oraları ilk keşfettiğimde, o evlerden birinde beni kendine aşık eden, hayran bırakan bir kırmızı begovildir benim hikayem.

     

    (Hani insanları ilk tanıdığınızda bazıları için "sanki yıllardır tanıyorum" hissine kapılırız ya. ama anlamlandıramayız da hemen.)
    Kırmızı begovili görüp tutuluşumun belki on yıl sonrası annemlerim 3-4 ev uzağında ev almaları güzel bir tesadüftü benim için. Her geçişimde hayran hayran bakar, hatta imrenirdim sahiplerine. O zamanlarda bu kırmızı cins de pek yoktu zannederim. Karşıdan bakıp sevmek dışında çiçeklerle şimdiki gibi haşır neşir de değildim.(Şimdi olsa çalar kapıyı isterim bir dal:) Biz böyle bakışıp dururken heralde bir 5-6 yıl daha geçti. O arada sahipleriyle hiç tanışmadık. Sonra bir gün biz şu an oturduğumuz evi aldık. (Aslında evi alışımızda ayrı bir gariptir! Hiç gezmeden bir görüşte beğenip alınmıştır)

     

    Şimdi gelelim "sanki yıllardır tanıyorum" faslına!

     

    Şelale abla apartmanımıza taşındığımızda tanıdığım ilk komşumdur. Öylesine güzel, öylesine sıcak karşılaşmıştır ki bizi bende hemen bu his uyanmıştır. Ama sadece o kadar değildir işte. Yani sadece sıcak karşılama değildir bende ki o his. Bunu da sonradan öğrenirim. Şelale abla o guzel begovilli evin sahiplerinin kızıdır.

     

    Begoville benim hikayem burada da bitmez. Begoviller açınca aynı renk begovilin bizim bahçemizde olduğunu da farkederim. Açtığında bütün güzelliğyle gülümser bana. (Onu da Şelale ablanın anneciğinin bizim bahçemize diktiğini 2 yıl önce öğrendim)

     

    Bu nasıl bir örgüdür? nasıl bir kurgudur? nasıl bir bağdır? Bu güzel çiçek bu güzel insanlar nasıl bir telepati kurmuştur benimle.

     

    İşte dün cenazede çıkıp bunları anlatmak isterdim aslında. Dün güzel begovilli evin annesinden sonra babasını da uğurladık çünkü..

     

    Hiç bilmeden, beni hiç tanımadan hayatıma dokundular, hayatıma çok güzel bir renk kattılar..tabi ki bir de sevgili komşum. Dilerim cennet bahçelerinde en güzel çiçekler, en güzel begovillerle olurlar.

     

    İşte böyle..Dikeceğiniz çiçeğin, ağacın kime mutluluk kaynağı olacağını bilemezsiniz.:)

  3. blog-0619418001460391206.jpg

    "Eğitim insanlara vakaları, kuram veya yasaları öğretip onları değiştirerek ve eğlendirerek birer uzman teknisyen yapmak değildir. Onun amacı insanların dimağlarını açmak, ufuklarını genişletmek, zekalarını ateşlemek, mümkünse doğru düşünmesini, fakat hiç olmazsa herşeye rağmen düşünmesini öğretmektir. " (Hutchins)

     

    Konu eğitim olduğunda, en sevdiğim söz bu sözdür. İnsanları diğer canlılardan ayıran en önemli özelliğimiz düşünmek olduğuna göre, yeni nesillere bunu öğretmek temel amacımız olmalı. Gelgör ki bizde epeydir işler öyle yürümüyor. Biz bir süredir dindar, kindar, düşünmeyen, yalnızca biat eden bir nesil yetiştirmekle uğraşıyoruz. Sistemimizi bu amaç doğrultusunda kuruyor, kadrolarımızı bu amaç doğrultusunda şekillendiriyoruz. İşin tuhaf tarafı ciddi bir kesim bu durumdan memnun; memnun olmayanların da eli kolu bağlanmış durumda.

     

    Bugün yukarıda görselini gördüğünüz bir haber düştü ajanslara. Haberin detaylarına şuradan ulaşabilirsiniz :http://www.hurriyet.com.tr/mudur-yardimcinin-halk-oyunlari-mesaji-velileri-ayaga-kaldirdi-40085796

     

    Haberi gördüğümde şaşırmadım çünkü neredeyse hemen her gün bu tür haberlere rastlar olduk. Malatya'da bir lisede müdür yardımcılığı görevinde bulunan ve eğitimci demeye dilimin varmadığı biri, halk oyunlarında kızlarla erkeklerin elele tutuşmalarından rahatsız olmuş ve namus cinayeti işleyenlerin bu duruma izin vermeyeceklerinden dem vurmuş.

     

    Şimdi neresinden tutsan elinde kalacak bu zırvayı herhangi birinden duysam, "meczup" der geçerim; lakin kazın ayağı öyle değil. Bunu söyleyen kişi çocuklarımızı emanet ettiğimiz, onları eğitmekle görevli olan biri. Bildiğin taliban kafası. Şimdi bu zat, bizim binlerce yıllık kültürümüzü kendi taliban kafasıyla değerlendirip tukaka ilan ettiği yetmiyormuş gibi, namus cinayetlerine de cevaz veriyor. Bakın bu adam bir lisede müdür yardımcısı.

     

    Şimdi bu olayı münferit bir vakaymış gibi değerlendirip geçersek, geleceğimiz adına ciddi bir hataya düşmüş olacağız. "Hadi canım sen de" diyebilirsiniz ama sistematik bir biçimde taliban kültürüne alıştırılmaya çalışıyoruz. Gündemi biraz olsun takip ediyorsanız, bunun sayısız örnekleriyle karşılaşmış olmanız gerekir. Binlerce yıllık kültürümüz; muhafazakarlık, dindarlık kisvesi altında taliban kültürüne devşirilmeye çalışılıyor. Daha 1,5 yıl önce aynı kafadaki Eğitim Bir-Sen tarafından, 19.Milli Eğitim Şurası'nda karma eğitimin kaldırılması yönünde bir önerge verildi. Bu önerge o gün için reddedildi ama şundan emin olabilirsiniz ki, çok da uzak olmayan bir zamanda bu önerge yeniden getirilecek ve bu kez kabul da görecek. Bunun zeminini hazırladıklarından emin olabilirsiniz.

     

    Bakın kendilerine "Türkiye Akademisyenler Platformu" adını veren ve danışma kurulunda prof. ünvanlı pek çok kişinin yer aldığı bir platform, internet sitesinde "YÜZ YILIN PEDAGOJİK YANLIŞI KARMA EĞİTİM SORGULANIYOR" başlıklı bir yazıya yer vermiş.

     (Bknz:http://akademikplatform.net/karma-egitim-sorgulaniyor/ )


    Bu yazı ne zaman kaleme alınıp ne zaman yayınlanmış bilmiyorum. Ben bugün gördüm. İster inanın ister inanmayın, danışma kurulunda profesör ünvanlı kişilerin yer aldığı bu platformun yayınladığı yazıda karma eğitimin zararlarından bahsedilirken;

     


    * Özellikle muhafazakâr ailelerin kızları okula göndermemesine yol açıp, kızları eğitimsiz bıraktığından
    * Ergenlik çağındaki kız ve erkekler dersler yerine karşı cinsle ilgilenmesi ve ahlakî yozlaşmanın meydana gelmesine yol açtığından
    *Okullarda kız veya erkek arkadaşını başkalarından kıskanan erkek veya kızların kavga etmesine sebep olduğundan
    *Fiziken güzel olmayan ve arkadaş bulamayan kız ve erkekleri karamsarlığa sürüklediğinden dem vurulmuş.

     

    Bahane mi? Beğensen de, beğenmesen de bahane...

     

    Yakın bir zamanda karma eğitimi kaldıracaklar. Son 1500 yılı İslam ile sentezlenmiş binlerce yıllık Türk kültürü yerine, Arap ve Taliban kütürünü yerleştirecekler.

     

    Peki bu o kadar kolay mı? Kısa vadede pek kolay değil; ama alt yapıyı oluşturursanız, yeni nesillere bu kültürü empoze etmeye başlarsanız uzun vadede epey yol alabilirsiniz. Elbette bu kültürü kabullenmeyecek, hatta çevresinde bu kültürün gelişmesinden irrite olacak ciddi bir kesim de olacaktır. Alın size bir çatışma daha... Türk-Kürt , Alevi- Sünni çatışmasından sonra yeni bir çatışma daha : kültür çatışması. Olmaz mı diyorsunuz? Öyleyse gereğinden fazla iyimsersiniz demektir. Hadi k.i.b optum bye...

  4. Ve sen gidiyorsun

    Yaşananları yok sayarak

    Cami kapısına .... bırakırcasına

    Ardına bile bakmadan gidiyorsun

     

    Ve sen gidiyorsun

    Dünümüzü silerek

    Bugünümüzü kırıp dökerek

    Yarınımızı yok ederek gidiyorsun

     

    Ve sen gidiyorsun

    Sensiz olamayacağımı

    Yanımdayken bile seni özlediğimi

    Saçının bir teline dahi kıyamadığımı

    Bile bile gidiyorsun

    Ben şimdi kimin gözlerinde öleceğim

    Ben şimdi kimin dizlerine yatıp

    Kimin ellerini tutacağım

    Kabuslar gördüğüm

    Karabasanlarla sarmaş dolaş olduğum

    Sehpalı hazan düşlerimde

    Kimi uyandırıp

    Kimin omuzlarında ağlayacağım

    Senden başka kimsenin yanında

    Ağlayamayacağımı

    Bile bile gidiyorsun

    Ve sen gidiyorsun

    Kafamı duvarlara vura vura

    Hücre hücre parçalasam

    İşkencecilerin yapamadığını

    Yapsam kendime

    Kendimi içten içe yesem bitirsem

    Yok etsem bile

    Kapının önüne çıkınca gönlüm olsada yıkık

    Yine alnım ak yine başım dik olacağımı

    Sanki sen hiç gitmemişsin

    Sanki

    Hiç bir şey olmamış gibi davranacağımı

    Bile bile gidiyorsun

     

    Ve sen gidiyorsun

    Sensizlikten çıldırsam

    Ecelimolacağını bilsem de

    Sana gitme demeyeceğimi

    Sana yalvarmayacağımı

    Bile bile gidiyorsun

     

    Velhasılı kelAm sevdiğim

    Uğruna ömrümü verdiğim

    Uğruna

    Gecelerimi çarmıha gerdiğim

    Sensiz yapamayacağımı

    Sensiz yaşayamayacağımı

    Bile bile gidiyorsun

     

    Ve sen gidiyorsun

    Git...

    Beni hayallerimle

    Beni terkedilmişliğimle

    Beni sensizlikle başbaşa bırakarak git

    Git artık git

     

    Ve sen gittin

    Ve ben sensiz yok um

    Ben sensiz bitmişim

    Ben sensiz bir hiçimartık

    Ama giderken

    Bir şey unutmadın mı gülüm

    Sen

    Sen varya sen

    Sen artık

    Bensiz

    Hiç bile değilsin

     

     

     

     

    Ahmet YILMAZ

    • 1
      başık
    • 4
      yorum
    • 208917
      görüntü

    Son Başlıklar

    • Kız Kulesi Gibi Ortada Bıraktın Beni ..
      Hani Olurda Birgün Bir Sandala Binipte Gelirsen Yanıma,
      Unutma!
      Bütün İstanbul Aşık Artık Bana ..

    • Dünyadaki en saf insan olduğunu iddaa eden kişiler, aslında şeytana danışmanlık yapabilecek kapasitede kişilerdir. Unutmayın...

    • Senin gibi olmak vardı ; ama Allah beni 'insan' olarak yarattı

    • Reçetene '' yol '' yazıyorum , hergün alırsın

    • Yokluğun bilinçaltımdayken , varlığın kimin altında merak ediyorum

    • ‎'' Erkek değil mi hepsi aynı " diyen kızlar ; " Düzgün olsaydınız da bütün erkekleri tanımasaydınız "

    • ‎'' Benden daha iyisini bulamazsın diyen sevgili ,ne gemiler yaktım ,kıçı kırık bir sandalın lafımı olur sandın ''

    • ‎'' Peşimden koşan çok diye sevinme, iktisat derki; fiyat düşünce talep artar ''

    • ‎'Hayat Seni Öyle Bir Noktaya Getirir Ki; Kendini Sevdiklerinle Savaşırken, Nefret Ettiklerinle Sevişirken Bulursun .. !

    • Güvenmek istiyosan merakını..sevmek istiyosan öfkeni kontrol et..bunları yapamıyorsan susmayı dene..o da olmuyorsa gitmeyi

    • AlkoLik TavırLar İçindyim.. Her Yana Esip Dagıtasım Var.. Devriye Gezen PoLis Arabasnı Durdurup , 'KimLikLer BeyLer' Diyesim Var

    • Sürekli salatalık maskesi yapan insanlar size sesleniyorum , Allah'ın vermediği güzelliği hıyardan beklemeyin

    • Bazen anlarsınızki; aslında kaybettiğinizi sandığınız kişiler aslında kurtulduklarınızdır.

    • Arkamdan konuşup beste yapacağına ; gel yüzüme konuşta birlikte düet yapalım

    • Gidenin arkasina bakmayin, yoksa gelenide göremezsiniz...

    • ASLA ASK ACISI CEKEN BiRiNE ASIK OLMA! CÜNKÜ O YARALIDIR SENiDE YARABANDI OLARAK KULLANIR

    • Makyaj, kadinlarin karincali görüntüsünü Full HD yapma sanatıdır

    • Öyle bir sihirbazdin ki beni bile kaybettin

    • Kimse agirdan satmasin kendini, ben bilirim onlarin indirimli günlerini

    • Yalnız olmak; yanlis kalpte olmaktan iyidir...

    • Seviyorsa Sev Ama Sevmiyorsa Zorlama; Unutma Senin icin Baskasini Terkeden Baskasi icin Seni Terkeder...! HZ.MEVLANA

    • Sefil uzanamadıgı yüreğe ***** dermiş ..

    • Gülüyorum önümde bile yer alamayan sözde insanlara .Fragmanımla idare edip devamını rüyasında bile göremeyenlere
      İyi seyirler diliyorum hayatımı uzaktan izleyenlere...

    • Hiç dokunmadığın birine aşık olabiliyorsan, işte sen aşkı hak ediyorsun.

    • Efes aldiracak kiz degil nefes aldiracak sevgili istiyoruz

    • Kisa bir mezarlik ziyareti gibiydi yüregime girisi... Geldi canima okudu ve gitti

    • Garip degilmi bir insana vazgecilmez oldugunu hissettirdiginizde ilk vazgeçecegi kisi siz olursunuz

    • Korkma giderken bir tek 'b'yi aliyorum. Gerisini sana birakiyorum. Nede olsa sen bitirdin 'b'iz'i, öyleyse sende kalmali 'izi'...

    • İnsanlarin birbirini tanimasinin en iyi zamani, ayrilmalarina yakin zamandir

    • Seviyorum seni; ateist toplantisinin icine dalip 'ALLAHU EKBER' Demek gibi

    • Seni kaybettigime üzülmüyorum. Hani derler ya CAN'a gelicegine MAL'a gelsin

    • Hesabini veremiyecegin islere kalkisma cünkü öbür tarafta BULASIK yikatmiyorlar

    • Her yangin bir kivilcimdir en basinda. Ya söndûreceksin büyümeden yada yanmayi kabulleneceksin

    • Özür dilemek, senin haksiz, karsindakininde hakli oldugu anlamina gelmez. "Karsindaki insan verdigin degerin, egondan yüksek oldugunu ifade eder...

    • Gidisinin ardinda kapattigim kapinin arkasinda baslar seni özlemek ve sen ömrümün en güzel insani bu günün ertesinde ertesi günün ötesindesin. Bunu unutma

    • Bir insani neden sevdiginiz sorusuna cevap bulamiyorsaniz. Onu gercekten seviyorsunuzdur

    • KADINLAR DUYDUKLARINA ASIK OLUR, ERKEKLER ISE GÔRDÜGÜNE ISTE BU YUZDEN KADINLAR MAKYAJ YAPAR, ERKEKLER ISE YALAN SÖYLER

    • Bayanlar ikiye ayrilir. makyajdan önce (m.ö) makyajdan sonra (m.s)

    • Sevmek ciftlesmek degil, tekleşmektir

    • Kimbilir... Masalinizin kahramani, baska bir hikayenin figürani olmaya gitmistir belkide

    • Hayatimda kimse yok, ama sorun degil. Cünkü sen aski basitlestirenlerden birisin, bense yalnizligin hakkini verenlerden...

    • Ülkenin farkli sehirleriydik. Ben sürgün yeri, sen baskent. Ilk isyan hep sende baslardi. Cezasini cekmek hep bana kalirdi...

    • Hani insan bazen ne ileri ne geri bir tek adim atamaz ya. Birini yaninda tutmayi bilemez ama onun yoklugunu da istemez Kaybetmeyi göze alamaz ama kazanmak icinde mücadele etmez. Baglanmaya cesaret edemez ama azat da etmez onu. Ne sevilmekten vazgecer nede sevilmeyi bilir. Hani cok sonra zaman gecer savrulurlar ya. O zaman dökülür dudaklarindan itiraf edercesine. 'Ne gözümü alabildim ne de göze alabildim.'

    • O gülmeyi severdi ben onu güldürmeyi. Ben onun gülüsünü sevdim o cekip gitmeyi...

    • Hayatimi uzaktan izleyenlere, iyi seyirler diliyorum

    • Yasayacagin biri yoksa ölmeyi dene

    • ‎"Hayatına girmek isteyene, tam zamanında açmalısın kapını ! Ve tam zamanında çıkarmalısın, sevginden şımarmaya başlayanları".

    • İnsanları ne kadar düşünürsen düşün;onların seni düşünmediklerini öğrendim.her ne kadar onu çok düşünsen ve gitmesini istemesende yine gidebileceğimi öğrendim .melek olmaktan vazgeçmeye karar verdim.iyi insan olmanın hep iyi sonuçlar getirmediğini öğrendim

    • Ben en son güvenimi beni yarı yolda bırakanda bıraktım.Tahammülsüzüm, Samimiyetler sahte geliyor.Artık Ne insana ne de insan görünümlü olanlara inanıyorum. Bakıyorum , seçiyorum , gülüyorum ,geçiyorum...

    • Beklediğin bir şey, anca sen onu beklediğini unuttuğun zaman gerçekleşir.

    • İnsanlar sevdikleri şeyi yok etmeye, daha sonra da yok ettikleri şeyi yeniden sevmeye ve değer vermeye meraklıdırlar.

    • Iki sey çözümsüz görünen problemleri bile çözer. 1 bakis açisini degistirmek 2 karsindakinin yerine kendini koyabilmek

    • Yalan zeka işidir ; Dürüstlük ise cesaret..! Eğer zekan yetmiyorsa yalan söylemeye, Cesaretİnİ kullanda dürüst olmayı dene..!

    • Gideni sevmek kalanların işi değilmiş meğer, Çünkü giden ne beklediğin gibi gelir, ne de beklediğine değer..

    • Bir İnsanın Sana Neler Verebileceği Değil, Senin İçin Nelerden Vazgeçeceği Önemlidir !.. (Hegel)

    • Benim gördüğüm aynalar görmüyor artık beni,Azat ettim suretimi, kendimi, gölgemi..Yaşasın diye sevdim ben,Benim yerimi alan ikizimi..

  5. kralx
    En Son İleti

     

    SENSİZ OLMADI

     

    Kaybolan neşemi şarkıda, sazda,

    Bulmayı denedim, sensiz olmadı,

    Felekten bir gece çalıp biraz da,

    Gülmeyi denedim, sensiz olmadı...

     

    Hasreti herkesten çok tanıyorum,

    Bu zehrin üstüne yok sanıyorum,

    Yaşlı gözlerimden utanıyorum,

    Silmeyi denedim, sensiz olmadı...

     

    Doğmanı bekledim battığın yerden,

    Dönmeyı bilmedin gittiğin yerden,

    Beni sarhoş diye sattığın yerden,

    Gelmeyi denedim, sensiz olmadı...

     

    Evlenmiş dediler, çıldıracaktım,

    Resim, mektup, şiir, ne varsa yaktım,

    İlmeği kaç defa boynuma taktım,

    Ölmeyi denedim, sensiz olmadı...

    (C.S)

  6. Insanoglu turunun birinin, iki turlu yasam ve iliskisi vardir.

     

    Kisisel

     

    Toplumsal

     

    Bu her iki yasam ve iliski cesidi de, sadece metafizik (varliksal, fiziksel, somut ve niceliksel), etik (degersel, zihinsel/davranissal, soyut, niteliksel) ve estetik (dissal, gorunussel, fiziksel, somut) uzerine dayanir.

     

    Halbuki tum yasam ve iliskisi, aslinda zihinde bicimlendirdigi ve davranisa somuta tasidigi degerler uzerinedir.

     

    Kisisel olarak bir kisinin her turlu yasam ve iliski degeri, ona; topluma uyum saglasin diye dogustan itibaren verilir.

     

    Insanoglu kisisinin, toplum bunyewsindeki yasami da cesitli yonlendirim ve yonetimlere tabi tutulur.

     

    Bu da en basta kisiyi ve toplumu yonetenm ve yonlendiren, politik guctur.

     

    Burada konumuz bilim ve felsefe oldugundan, aslinda politik olarak hic sorulmayan su soruyu soralim.

     

    Politik gucun kaynagi nedir, politik guc nereden gelmektedir?

     

    Zaten bu soru bize, simdiye kadar toplum,umuzca hic bilinmeyen ve kelime, kavram ve islerlikolarak ta akilda hafizada hic olmayan ve politik olarak sadece tek bilinen (hiyerarsik model) modele, rakip ikinci modeldir.

     

    Bu modelin, politika ve politikbilimdeki original adi " Percolation-up model" dir.

     

    Bu ne turkce de ne de Turkiye toplumunda hic mevcut olmamis bir modeldir.

     

    Bu modele gecmeden once, tum dunyaca bilinen ve uygulanan tek modeli ortaya koyalim.

     

    Bunun da original adi " Drip-down model" dir.

     

    Burada ki fark sadece kelime ve kavramlarda degil, ISLERLIKTE VE UYGULAMADADIR.

     

    Ilki "up" ikincisi "drip-down" olarak pratikte uygulamada ve islerlikte farklilasir.

     

    Bu turkiye'nin hic bilmedigi ilk modele deginmeden once, herkesce bilinen ve dunyada uygulanan, ikinci modele gecelim.

     

    Ikinci model "Yukaridan asagiya dogru sarkan ve damlayan ve de damlarken de genisleyen hiyerarsik modeldir.

     

    Yani politik guc, liderlerde yoneticilerdedir ve liderler yoneticiler, halka kendi kurallarini dayatirlar ve halki bu dayattiklari kurallar ile organize ederler.

     

    Bu kurallarin en belirgini, anayasadir. Diger yasalar bu anayasaya bagliolarak sekillenir.

     

    Bu bilinen modele gore, rejimler cesitlidir.

     

    Tek kisinin toplum uzerindeki idaresi- otokrasi

     

    Bu monarsi olabilir, yani babadan ogula gecer, ya da diktatorluk olabilir, tek kisi tum politik gucu eline gecirir.

     

    Bir zumre, aile, grup v.s. nin idaresi- Oligarsi

     

    Burada da tek kisi yerine, tum toplumu kapsamayan bir kesim vardir.

     

    Burada ilkrejim, otoriter bir system iken, ikincisi totoliter bir sistemdir.

     

    Simdi sozde yani ozde olmayan demokrasinin, bu hiyerarsik modeldeki yerin e bakalim.

     

    Bu liderlerdeki politik gucu, devcirmek Adina; halka secim hakki verilmistir.

     

    Iste demokrasi bu anlamdadir ve sistemin adi parlementer sistemdir.

     

    Buradaki demokrasi de ISLEYISTE DEGIL, SADECE KAGIT UZERINDEDIR. Ayrica, bu parlementer sistemde, parlementonun, meclisin kimi ve kimleri temsil ettigi de demokratikligin islerligi duzeyidir.

     

    Bu da halk Adina ve kesimleri Adina, katilimci demokrasiye kadar cikar.

     

    Iste buradaki "CIKMAK" FIILI KILIT NOKTA YANI ILK MODELDEKI "UP" NOKTASIDIR.

     

    Kisaca ikinci secenekteki hiyerarsi de, DEMOKRATIK UYGULAMA ve ISLEYIS lidere baglidir ve halki icermez.

     

    Yani, CUMHURIYET YA DA DEMOKRASI OLARAK, HALKIN TEMSILCILERININ IRADESI VARDIR, HALK IRADESI YOKTUR. O yuzden de "halk idaresi" olarak gecer.

     

    Yani irade liderde, ama halkin sectigi liderde dolayisi ile idare de ondadir.

     

    Tek gostermelik demokrasi, halkin secim ile nicelik ile liderini degistirebilme hakkidir.

     

    Gorundugu gibi, hersey nicelige dayanir. Yani HALKIN IRADE OLARAK NITELIGI SOZ KONUSU DEGILDIR. LIDER HANGI NITELIGI ISTERSE ONU DAYATIR, HALK TA BUNU BEGENMEZSE BASKA LIDER SECER.

     

    Simdi gelelim, demokrasinin, tarih sahnesine nicelik olarak degil de, islerlik uygulama ve nitelik olarak cikisina.

     

    Iste bu birinci modeldir.

     

    Simdi birinci modelimizin, hiyerarsik ve tek bilinen ikinci modelden farki.

     

    Politik guc VATANDASLARIN ELINDEDIR. VATANDASLAR BU POLITIK GUCU, SECTIKLERI LIDERE VERIRLER.

     

    Iste burda direk demokrasi baslar. Yalniz bu dogru degildir, cunku; tum tarih boyu, SECILEN LIDERLER KALICI VE GUCLU HUKUMETLERI ILE, VATANDASLARINI GALE ALMAZLAR.

     

    Aslinmda burada da demokratik baslayip, demokrasinin islerlikte kaybedilme tehlikesi vardir.

     

    Yalniz boyle bir modelin olabilmesi icin, anayasa dahil; hic bir hiyerarsik yasanin olmamasi gerekir. Mesela Birlesik Krallik'ta bir anayasa yoktur. Monarsi olmasina ragmen, parlementer demokrasi yururluktedir. Yani ilk modele cok uygundur ve zaten tarihindeki rejim degisikliklerri de bu temelde olusmustur. Cunku alttan gelen direncin gelisimini onleyecek bir anayasasi yoktur.

     

    Tarihte bu ilk modele ornek, ABD'nden verebiliriz.

     

    Afrika kokenli amerikalilar, kendilerinin 2. sinif vatandas yerine konmasina itiraz ettiler direndiler ve elde ettikleri sivilguc ile, kendilerini sisteme Kabul ettirdiler. Esit vatandas hakkini kazandilar ve uygulamaya koydular.

     

    Fakat federe hukumet, elindeki gucu kullanarak yeni kanunlari ve mahkemelieri dayatarak, tekrar hiyerarsik ikinci modeli uyguladi.

     

    Burada ilginc bir nokta.

     

    Hiyerarsinin, karsiti olan herhangibir kelime ya da kavram henuz insanoglu olusturmamis.

     

    Zaten sorun da burda, ister ilk modeldeki gibi politik guc asagidan yukariya, ister ikinci modeldeki gibi, yukaridan asagiya olsun; sonunda bir yoneten ve onun hiyerarsisi mevcut.

     

    Simdi bazilarimiz, Sosyalizmdeki modeli, birinci modsel olarak dusunebilir.

     

    Yani "uretim gucunun, uretim iliskisine ters" gelmesini.

     

    Yani "devrim" I bir ilk model olarak dusunebilir.

     

    Yalniz unutmamak gerekir ki, devrimde de sosyalizmde de v.s. halen guc NICELIK VARLIKSAL SOMUT olarak vardir, yani NITELIK, DEGERSEL, SOYUT olarak degil.

     

    Yani sinifsal temelde, isci sinifinin burjuvaziye olan ustunlugu ve idaresi IRADESEL DEGIL, SAYISAL temeldedir.

     

    Yani sosyalizm gelse bile, bu ISCI SINIFI IDARESI ancak olabilir, ISCI SINIFI IRADESINI BILINCINI NITELIGINI TASIMAZ.

     

    Simdi sistemlere bakalim.

     

    Otoriter- monarsi, diktatorluk

     

    Totoliter- Oligarsi

     

    Parlementer- Cumhuriyetci ya da democrat

     

    Bu temelde uniter bir devlet, herhangi birisi olabilir.

     

    Ya da federative, birlesik, birlik devleti olabilme Adina parlementerdir.

     

    Buradaki parlementoya ya da halkin secim hakkina da pek aldanmayalim.

     

    Cunku monarsilerde oligarsilerde de parlemento ve halkin secimi olabilir.

     

    Bu temelde POLITIK OLAN AMA TUMTOPLUMUN DEGER FARKINI KAPSAMAYAN DEVLETLERE BAKALIM.

     

    Milli devletler- tek bir milli kokenin ustunlugu ve hakimiyeti soz konusudur.

     

    Dini devletler- tek bir dinin ya da mezhebin hakim ve ustunlugu soz konusudur.

     

    Uniter devletler- devletin tek bir dini mezxebi ya da etnik kokeni hakim ve ustun olarak yoktur. Ulke ve toplum bunyesindeki digger dini ya da milli farklarin da devlet korumasini ve guvencesini yasam hakkini saglar.

     

    Uniter devletler, federative, birlesik ve birlik de olabilir. Ozgur birey devleti de. Bu tip uniter devletlerde, devlet bireyi icin vardir. digger politik devletlerde ise, vatandasdevleti icin vardir.

     

    Simdi bir senaryo hazirlayalim.

     

    Bu senaryoyu da ulkemizin ve toplumumuzun farkli etik degerlerinden verelim.

     

    Elimizde, turk, kurd, sunni, alevi ve bunlarin disinda kalan (mesela ermeni hristiyan), sinif temelli (isci sinifi), dini ve milli kokeni olmayan (mesela ateist ve enternasyonel) bir toplum var.

     

    Yalniz burada verilen etik farklar, belirgin ve one cikan hakim ve ust farklardir.

     

    Politik olarak, politik gucu; tek birine versek- otokrasi, bir gruba versek oligarsi, olacak.

     

    Demokrasiyi one cikaralim ve parlementokuralim.

     

    Burada birisi nicel cogunlugu secse- devlet onun devleti olacak yani totoliter ve bu otokrasiye donusebilir.

     

    Demek ki bu degerleri bir arada yasatabilmek icin, OLAYA NICELIKSEL DEGIL; NITELIKSEL BAKMAK DURUMUNDAYIZ.

     

    Yani her bir degeri ESIT VE ANTIAYRIMCI TEMSIL EDEN BIR PARLEMENTO.

     

    DEVLETIN DE OZGUR BIREY DEVLETI OLMASI

     

    POLITIK GUCUN TOPLUMUN HER BIR FARKLI HALKININ VE ETIK DEGERININ ESIT VE ANTIAYRIMCI OLARAK ELINDE OLMASI

     

    HIC BIR ZAMAN POLITIK GUCU KENDISINI TEMSIL EDENLERE VERMEMESI

     

    Kisaca sadece HALKIN NICELIK OLARAK SECMISLERININ IDARESI VE IRADESI DEGIL; HALKIN KENDISININ IDARESI VE FARKLI DEGERLERININ ESIT VE ANTIAYRIMCI ADIL IRADESI.

     

    Iste bu da tum bu degerlerden insanlik ve insan olma Adina zihinsel ve davranissal olarak arinmis ve arinmayanlarin da her turlu hak ve ozgurlugunu vermis ve herhangibir degerin herhangibir degeri ihlal etmesini, mudahele etmesini ve de ustunluk ve hakimiyet kurmasini hukuk olarak onlemis tum degerleri kendi farklarinda hep beraber adil, esit ve antiayrimci vererek olusturmus bir irade.

     

    Yukaridaki Afrikali amerikan ornegi yerine, eger bu ulkemizde bilinmeyen model gecerli olsa; alttan direnis ile gelen ve toplumsal nitelige ulasan kurd ve alevi nufusun anayasal hak ve ozgurluklerine kavusmasini ornek verebiliriz..

     

    Bu politik olmayan, ozgur birey devletinde ya da milliyetcilik (milli kokensel deger farki) bilincine sahip; uniter devletlerde mumkundur.

     

    Evrensel-Insan - Yapilandirmaci Epistemoloji/Qua Felsefesi/Bilissel Bilim/Serbest Dusunurluk/Devrimci Sorgulama/Numenal Devrim - Evrensel-Insan Zihniyeti

  7. Şeyh Galib meşhur mesnevisinde 'Hüsn'ü bulmak için yollara düşen 'Aşk'ı mumdan bir gemiye bindirerek ateş denizinden geçirir.

     

    "Mumdan bir gemiyle ateş denizini geçmek de ne ola ki?" diye yormayın zihninizi. Bu akılla kavranabilir bir keyfiyet değildir. Ve bu öyle bir manzaradır ki aklı gözünde olanlarda temaşa zevki dahi uyandırmaz.

     

    Bu tür muammaların hakkından ancak gönül gelir. Öyle ya ateşi gülşene çevirmek için İbrahim İbrahim olmak içinse kainatı gönlün sorgusundan geçirmek gerek. İmkansızın peşine düşmek mekanın ve zamanın ötesinde bir hayatın düşünü yormaya çalışmak ve aklın sınırlarının ötesine taşmaya çalışmak...

    Gönül bu işine akıl erer mi?

     

    Tarih sayfalarına kaydedilmiş ne kadar kahramanlık öyküsü edebi metinler arasında ün yapmış ne kadar aşk masalı varsa aklın ve eşya düzeninin ötesinde yaşanmış serüvenlerdir hepsi. Bu nedenledir ki kimin "evvel zaman içinde..." diye başlayan bir öyküsü vardır işte o zamanın ve mekanın dışına taşabiliyor demektir.

     

    Aklı gözünde olanlar dedim ya işte onlar her şeyi yanlış yerde aradıkları gibi mevsimleri de takvimlerde ararlar. Ömrünü rakamlara mahkum etmiş her zavallı için baharın kıştan farkı sadece renklerin değişmesidir.

     

    Dakikalara saatlere günlere aylara ve yıllara bölerek yaşadığımızı sandığımız bu hayat aslında beş mevsimden ibarettir.

     

    Evet ömrün sadece beş mevsimi vardır: Aşk hasret yalnızlık vuslat ve hüzün.

     

    Aşk zamanın gönül rengine boyandığı mevsimdir. Uçarı heveslerin bıçkın arzuların beden mülkünü istila ettiği bu mevsimden hatıralar defterine nakşedilmiş birkaç soluk resim kalır. Ara sıra hayal aleminin pembe perdelerini aralayarak gönül penceresinden gülümseyen bu isimsiz suretlerin davetleri düşer aynalara. Damarda kanın ısınmaya başladığı anlar olur. Akıl gecikmiş davetlerin zelzelesinin enkazında kaybolur. Ve aşk her yıl mevsim ayırmadan birkaç kez misafir olur gönül ülkesine. Aşk aklın bedenden firar eylediği mevsimdir.

     

    Hasret ıssız yolların dikenlerini sevdanın ve sohbetin ezgileriyle ayıklama uğraşıdır. Dönmeyeceklerini bile bile gidenleri beklemektir. Beklemek ağız tadıdır hasret mevsiminde. Dem olur ki gönül; güneşi arayan ufuk bülbülü sesleyen gül ateşi arayan pervane aklıyla kavgalı bir divane yahut sılaya selam göndermek için turna katarlarını bekleyen bir garip olur.

     

    Hasret ki yolların yorgun yüreklere yüklediği gam gönül yurdunu vakitsiz kuşatan akşamdır. Hasret ki yolların yolculara geçit vermediği mevsimdir.

     

    Yalnızlık tutsaklık zincirinin gönül kuşunun ayaklarına dolandığı andır. Öyle yaman bir zamandır ki bu gönül bahçesinin bütün renklerini siyaha dönüştürür. Huzur ürkek bir güvercin gibi uçup gider ötelere. Geceler alabildiğince uzar gündüzler bir alacakaranlıktan ibaret kalır. Ağlasın hallerine talih ki şafağın zincirlerine vurulmuş birer gölgedir sevgiden yoksul yürekler.

     

    Yalnızlık yılgınlığın insafsız bir akınla gönül ülkesini tarumar eylediği mevsimdir.

     

    Vuslat aldanıştır. İkiliğin olduğu yerde aşk aşkın olmadığı yerde vuslat yoktur. Çöl Mecnun'dan dağ Ferhat'tan Kerem ateşten Aslı külden gül bülbülden ve gam gönülden ne zaman ayrıldı ki... Yusuf Züleyha'dan kaçabilir mi tek kanatla uçabilir mi turnalar aklın anahtarı açabilir mi sevdanın kapısını... Ve siz denize ulaşmayan kaç ırmak gördünüz ki?

    Vuslat ki ruhların bedenleri imkansızın peşinde yorduğu mevsimdir.

     

    Hüzün bütün duyguların birbirine karıştığı ve akılla gönlün kıyasıya yarıştığı bir kavşaktır ki ona varan bütün yollar ıssız bütün yolcular yaralı bütün haberler kötü ve bütün selamlar buruktur. Ve onun ikliminden geçen bütün kuşların kanatları kırıktır. Her şeyden geriye buruk bir tat kalmıştır ancak.

     

    Ve hüzün yılların ötesinden buruk davetler gönderen hatıraların mevsimidir.

     

    İşte böyle ey gül-i rana!

     

    Ömrün beş mevsimi var: Aşk hasret yalnızlık vuslat ve hüzün.

  8. Ey Çanakkale'nin ve bu vatanın müdafaasında canı, kanı, teri olan şehitler, gaziler... İngilizleri, Fransızları, Hintlileri ve daha nicelerini Çanakkale'de iman dolu göğüsleriyle karşılayan kahramanlar... Çok uzak coğrafyalardan gelen bu milletlerle bir alıp veremediğin yoktu aslında. Yeni Zelanda, Avustralya, İngiltere nerede, Çanakkale neredeydi? Şâirin o yıllarda "Kimi Hindu, kimi yamyam, kimi bilmem ne belâ" şeklinde tasvir ettiği bu insanlar senin topraklarında ne arıyorlardı acaba?

    5.jpg

    Seni kolay lokma sanıyor, devletini yıkmak istiyorlardı. Birileri General Stanford'a, Türkleri tanımadıklarını, Çanakkale hakkında hiçbir şey bilmediklerini, Boğaz'ı aşmak için 150.000 kişilik bir kuvvete ihtiyaç olduğunu söylüyordu. Söylüyordu ama buna kimseyi inandıramıyordu. Hattâ İngiliz Kitchere, bu sayıyı çok buluyor, Çanakkale'nin geçilmesi için bu sayının yarısının yeterli olacağını, kısa sürede İstanbul'a ulaşacaklarını düşünüyordu. Böylece, "kocamış Türk devleti, Gordion'un kördüğümü misâli, bıçakla kesilmiş gibi bölünüp dağılıverecekti."

     

    Büyük küçük hepsinin iştahı kabarmış, birbirlerine İstanbul'da randevular veriyor, zafer sonrası lüks yerlerde buluşmayı ümit ediyorlardı. Ganimetten pay kapmaya hazırlanan biri, daha 1909'da Bizans İmparatoru kıyafetiyle fotoğraf çektirip etrafındakilere gösteriyor, "İstanbul'a vardığınızda beni orada bulacaksınız." diyordu.

     

    Onlar böyle düşünedursun, sen hazırlanmakla meşguldün. Ezineli Yahya Çavuş'la karşılarına çıkmaya hazırlanıyordun. Losfaki, Çatalca, Vekestin, Dömeke savaşlarında dövüşmüştün. Makedonya'da, Yunanistan'da, Balkan Harbi'nde bulunmuştun. Çanakkale'de bulunmamak bir eksiklik olacaktı senin için. Hemen Seddülbahir Cephesi'nde, 26. Alay'da yerini aldın. Düşmanın karaya çıkmasına, kumsalda bir metre dahi ilerlemesine gönlün razı olmuyordu. "Bu böyle olmaz kumandanım. Düşman bu topraklara ayak basmamalıdır. Çıkartma yapacağı noktaya gidip onları durdurmayı vazife bilirim." demiştin alay kumandanına. Kumandan Binbaşı Kadri Bey, "Peki, arzu ettiğin gibi olsun; fakat yanına bir manga er al." demişti. Bu esnada, komutanla konuşmalarını dinleyen 63 er, ön cephede yer almak için atılmıştı meydana. Sen onlara nereli olduklarını sormuştun önce. Kimi "Konyalıyım.", kimi "Maraşlıyım." dedi. Oysa sen Çanakkaleli olanları arıyordun; onları seçecektin; ama Afyonlu Kara Mehmet, "Çavuşum, Müslümanlıkta hemşehrilik mi ileridir, yoksa kardeşlik mi, biz din kardeşiyiz, bizi kendinden ayırma!" sözleriyle bir hakikate tercüman olmuştu. O gün, iki takım inanmış yiğitle Kirte Körfezi'nde 3.000 kişilik düşmanı durdurmuş, "Buradan çıkartma yapmak imkânsız!" dedirtmiştin.

     

    Çanakkale'de şenlik yapacaklarını düşünüyor, "Çanakkale Boğazı'nda ve Gelibolu Yarımadası'nda toplarımızın ve birliklerimizin şenliği başlayınca Türkler, çaldığımız havaya ayak uydurarak oynamak zorunda kalacaklar. Bu, Türkler için İstanbul'u savunmak üzere ricat havası olacak." diyorlardı. Seni unutmuşa benziyorlardı.

     

    Senin, 6. Alay 2. Bölük Kumandanı Yüzbaşı Hasan Fehmi Bey olarak da anlatacakların vardı. Diyarbakırlıydın. Hücumun en şiddetli ânında iki yerinden yaralanmıştın. Askerlerin, seni emniyete almaya çalışıyorlardı. Ancak sen, "Çocuklar, benimle uğraşacak zaman değildir, düşmana yumruğu vuracak zamandır. Kuvvetli bir hücum yapın ki, bölüğümüzün muvaffakiyetini göreyim. Tâ ki gözüm açık gitmesin!" deyip hücuma teşvik için kalkmaya yeltenirken, kalbinden yediğin mermi, destanının son noktası olacaktı.

     

    Âdeta 1453'ün intikamını almak istiyorlardı. O kadar ki, "Ümitlerimiz çok çok artmıştı. Kurtarılacak Kudüs mü, yoksa Konstantinopol mu? Ne farkı var?" diyorlardı. İstanbul'u aldıklarında Kudüs'ü almış kadar sevineceklerdi. Ama cephede karşılarına çıkacak olan 6. Alay'ın 6. Bölüğü'nü ve Mülâzım-ı Evveli Ulvi Bey'i hesaba katmamışlardı. Senin bir hücumda yaralanıp yere düştüğünü, bir top mermisinin ayağını alıp götürdüğünü anlatıyorlar. O gün seni görenlerden biri, doktorlar sadece bir deriyle vücuduna tutunan ayağını kesmek istediklerinde, "Aman ayağımı kesmeyin, sonra bölüğümün başına gidemem." dediğini anlatacaktı.

     

    Böyle kahramanlıklar bir destanlarda bir de senin tarihinde vardır.

     

    Seni hasta ve güçsüz görüyor, hafife alıyorlardı. Ancak görmedikleri bir şey vardı. Senin imanından gelen, "Ölürsem şehit, kalırsam gazi!" anlayışından haberleri yoktu. Senin komutanların için, "Bir hafta sonra İstanbul caddelerinden geçişimizi esirler safında seyredecekler." diyorlardı.

     

    Seni kolay lokma sanıyorlardı. Cepheyi terk edeceğini, çoğunuzun esir olacağını düşünüyorlardı. Sonra, senin satın alınabileceğini zannettiklerinden, savaştan önce basın yoluyla her birinize 10 şiling verileceğini ve sizlere dokunulmayacağını duyuruyor, böylece cephede savaşacak Türk askerinin kalmayacağını inanıyorlardı. Oysa sen satılık değildin. Hiçbir zaman da olmamıştın. En fazlası ölümdü. Ancak sen onu da şerbet niyetine içerdin. Hele bu, kudsî bir gaye uğruna olursa... Geride kalanların da, tevekkülle "İnnalillah ve inna ileyhi raciun." derlerdi.

     

    Zafer kazanmanın birinci şartı inanmaktı. Ancak İngiliz komutan Hamilton inanmıyordu, en azından şüpheleri vardı. Günlüğüne düştüğü, "Cephede bir harp günlüğü tutmalıyım. Buna ihtiyaç var. Gâlip gelene sorulmaz, fakat yenik düşen her şeyi cevaplandırmalıdır." notu, "yenilirsem" düşüncesiyle hareket ettiğini gösteriyordu. Diğer yandan, savaşın ilerleyen günlerinde, "Türkler gerçekten cesurlar ve görüldükleri yerlerde korku salıyorlar. Masal kitaplarında değil ama süngü takılmış parıltılar içinde bir uzun insan hattı, Allah Allah sesleriyle üzerimize koşuyor." sözleriyle, iman ve inançtan müteşekkil bir sette tosladıklarını, "Diğer zamanlarda 'Allah kısmet ettiyse' kayıtsızlığı içindeler." ifadeleriyle senin farklılığını dile getiriyorlardı.

     

    Yorgundun, güçsüzdün. Ancak, vazifeni hakkıyla îfa etme konusunda mesuliyet hissiyle dopdoluydun. Ve sen Karargâh-ı Evvel Muhafız Piyade Bölüğü Kumandanı Mülâzım-ı Evvel Ruhi Bey olarak çıktın karşımıza bir de. İngiliz uçağını düşürmüştünüz. Pilotları atlayarak canlarını kurtarmıştı. Dalgalarla boğuşuyorlardı. Sizlerden -biraz önce öldürmeye çalıştığı kimselerden- yardım bekliyorlardı. Tam bu sırada komutanınız, "Bu iki adamı kurtarmaya kim gider?" diye sorunca, "Bir kumandan emir verdiğinde, süngü üzerine, top üzerine gidip ölmek vazifemdir." deyip atılmıştın ortaya. Sen merhametliydin ve düşmanından da esirgemiyordun bunu. "Düşmanım da olsalar, onları kurtarmak bana bir vicdanî vazife oldu." diyerek öne çıkmıştın. Sendeki bu vazife şuuru, düşmanlarının gözünden kaçmıyordu. "Hakikaten ben hayatımda bu derece cesur asker görmedim. Hücuma kalkıp ilerlemeye başladık mı üzerlerine yağdırdığımız mermi sağanağına aldırmadan soğukkanlılıkla ayağa kalkıyor, siperlerden fırlıyor ve başlıyorlar ateş etmeye... Bu askerler kendilerine verilen vazifeyi aynen yerine getirme hususunda pek mert hareket ediyorlar." sözleriyle hakikati teslim ediyordu Hamilton.

     

    Bu destanın bir de "Sarı İbrahim'in oğlu Mehmet" sayfası vardı. Bir hücumda yaralanmış, bu hâlinle üç gün boyunca sürünerek mevziine yaklaşmaya çalışmıştın. Ancak bir de baktın ki, bir Avustralya kolu saldırı hazırlığında. İşte o zaman hayatını hiçe sayıp bağırarak uyarmıştın arkadaşlarını ve düşmanın püskürtülmesini sağlamıştın. Yüzbaşı Emin Ali Bey seni şöyle tanıtıyordu: "Semalardan tatlı bir hitap gibi gelen bir sesle düşmanı haber veren o meçhul askeri bulmak istedik. Gönderdiğimiz keşif kolu, 47. Alay Kumandanı Şehit Tevfik Bey'in boru neferi, Antalya'nın Kağnıcılar Köyü'nden Sarı İbrahim Oğlu Mehmet'i son nefeslerini verirken getirdiler. Bu kahraman çocuk, hayatının son deminde kendi için değil, siperdeki arkadaşları için unutulmaz büyük bir fedakârlık göstermiş, bize düşmanın baskınını bildirmişti. İşte Çanakkale muharebelerine hâkim olan sır burada, bu ölmeyen büyük ruhtadır."

     

    Seni kolay lokma sanıyorlardı. Hemen yutuvereceklerdi. Ama sen kolay lokma olmadığını ziyadesiyle ispat ettin. Her birinizin yaşadığı ayrı bir destandı aslında. Hepinizin hikâyesi anlatılmaya, bilinmeye lâyıktı. Bir Çanakkale kahramanının, "İşte bey! Çanakkale baştanbaşa bir tarih, hattâ bir destandır! Temenni ederiz ki, memleketimizin mütefekkirleri, içtimaiyyunu (sosyal bilimcileri) bizdeki bu seciyeyi, bu levhaları parlatsın." sözleri her birinizin hâtıralarının ele alınmasının lüzumuna işaret etmektedir.

     

    Kaynaklar

    - Mehmet Niyazi, Çanakkale Mahşeri, s.246

    - Vehbi Vakkasoğlu, Çanakkale'de Şahlananlar, s.29

    - Talha Uğurluel, Çanakkale Savaşları ve Gezi Rehberi, s.242

    - Vehbi Vakkasoğlu, Bir Destandır Çanakkale, s.144, 146

    - Dr. Yusuf Gedikli, Cepheden Çanakkale, s.142

    Mehmet SUCU

  9. gloria
    En Son İleti

    “Ben sadece sevdim...”

    İçinde ne barındırır bu cümle?

     

    Emek? Özveri? Acı? Çok Acı? Umutsuzluk? Ayrılık? Hepsi?

     

    Ben söylerim, sen dinlersin. Söylemesi gereken sadece söyler mi? Umut ederek mi söyler? Daha mı çok acı çeker söylerken? Kıvranır mı acıdan?

     

    Dinlemesi gereken peki? O ne yapar o zaman? Ne yaşar? Ne hisseder? Hiçbir şey mi? Çok şey mi?

     

    Hiçbir şeydir belki... Sevme der, sevmeseydin der. Ne kadar kolay söyler.

     

    Sev desem ben olur muydu peki? Sevseydin deseydim... Ben bunu o kadar kolay söyleyemiyorum işte... Artık söyleyemiyorum. Oysa sevseydin beni.

     

    Sadece sevmek yetmez mi? Yetmiyor işte bazılarına... Peki ne yapsaydım daha?

     

    Hiçbir şey mi? Hiçbir şey yapmayayım mı? Gerçekten mi? Yapmayayım mı gerçekten?

     

    Peki...

  10. .

    "Marangozun elinde testere görürsen, şüphesiz o,

    Cemşid'in bedeni ve Zekeriyya'nın kafası içindir."

     

    Edibu'l Memâlik-i Ferâhânî

     

    Kaynak:

    Prof. Ahmed Suphi Furat

    Prof. Nimet Yıldırım

     

    ** **

    kişisel yorum:

     

    Cemşid'in Bedeni=

    Extreme Parasite Dimension; Aşırı Parazit boyutu.

     

    Zekeriyya'nın Kafası=

    Atmospheric Simulation; Simülasyon Atmosfer/Aerial.

     

    Zekeriyya'nın Eşi= İş'â=

    Güneş; Yayılan Işınları.

     

    İş'a'nın Annesi= Fâkûza=

    Rotating Dial.

    Devir halinde radyo dalga-boyları kadranı.

    Quadrant; Clock Face.

     

    Marangoz: Logger= İmleç=

    Fiziksel bir olayı kendiliğinden tespit edip çizen araç/

    Kaydedici/Işıklı Gösterge.

     

    Testere:

    Minşar= Prizma=

    Işınları saptıran ve ayrıştıran, saydam maddeden

    yapılmış üçgen cisim.

    Nüşur= Neşr= Yaymalar/Dağıtmalar.

    .

  11. Herşey bitti, fırtına dindi, kötü olan herşey, acı olan, yürek yakan herşey bitti, gitti. Çünkü biz sonunda birbirimiz için ne ifade ettiğimizi ve bunun sonucunda da birbirimizi nasıl sevmemiz gerektiğini öğrenebildik. Nihayet huzuru bulduk. Nihayet aşkım...

     

    Biz sevgimizin ölçüsünü de bulduk, bildik artık..

    "Ben seni daha çok seviyorum"

    "Hayır hayır asıl ben daha çok seviyorum" değil bizim sevgimizin ölçüsü... Tartışılacak hiç birşey yok ortada...Çünkü ben seni, senin kadar; Sen beni, benim kadar seviyorsun. Biliyoruz artık sevgimizin sınırsızlığını, anlatabiliyoruz birbirimize, kelimelere gerek kalmıyor artık...

     

    Yıllardır birbirini tanıyamayan, hergün gördüğü halde bir türlü birbirini çözemeyen sevgilere inat, gözlerimiz anlatmaya yetiyor bizim söyleyeceklerimizi.. Benim gözlerim bakıyor, sen anlıyorsun, senin gözlerin bakıyor ben anlıyorum... Her defasında buna şaşırıyoruz ama aslında şaşıracak birşey yok, biz kayıp ruhlarıydık aşkın, şimdi ise kaybetiğini bulmuşlarıyız... Seni buldum ve bir daha da kaybedemeyecek kadar çok seviyorum. Bir daha da kaybetmeye dayanamayacak, buna cüret etmeyecek kadar çok seviyorum...

     

    Ne biliyor musun? Bence biz artık aşkız aşkım... Hatta aşkın da daha ötesiyiz, sevgiyiz, ebediyiz, öteki olmazsa olmayanız... Bazen duruluruz, bazen coşarız ama asla gerilemeyiz, umutsuzca bile olsa biz, devam edebilme yetisiyiz... Emeğiz biz, hayat kadar gerçeğiz, hoşgörüyüz, saygıyız, uyumuz, barışız, güveniz, özveriyiz...

     

    Ve filizlendik

    Ve dallandık

    Şimdi ise yüceliyoruz biz sevgilim...

     

    Seni seviyorum... Seni senin beni sevdiğin kadar çok seviyorum...

     

     

    huzur01qr4.jpg

  12. *Mimar Sinan'in Selimiye Camii'nin kubbesini o genislige oturtmak için 13 bilinmeyenli bir

    denklemi matematigin bilinen 4 ana isleminden farkli besinci. bir islem bularak cozdugu soylenir.

    Ayrica minarelerin serefelerine cikanlarin yolda birbirlerini gormemeleri ise buyuk bir bir dehanin urunudur.

     

    Almanlar ayni sistemi meclislerinin onundeki dev kurede kullanmislar.

    Mimar Sinan bu sistemi 2 metre capindaki minarelere yuzyillar once monte edebilecek bir dehadir.

    Almanlarin dehasi ise, o cirkin metal yiginina

    Selimiye'den fazla turist cekebilmelerindedir..

     

    *******************************************

    Bir gun Selimiye Camii'ne girenler, kubbenin altiinda bir Japon'un ayaklarini kibleye dogru uzatmis sirtustu yattigini gormusler

    Tabii hemenJapon'u, "Burasi kutsal bir yer. Bu sekilde yatmak bizim inanclarimiza gore

    saygisizliktir.

    Lutfen oturun veya ayakta durun" diyerek uyarmislar. Ancak, Japon trans vaziyetteymis,

    gozlerini kubbeden ayirmadan soyle sayikliyormus: "Bu imkansiz. Ben yillarin muhendisiyim. Bu kubbe

    var olamaz.Hayal goruyorum. Bu kubbenin orada o sekilde durmasi fizik ve matematik kurallarina aykiri.

    Bu imkansiz, orada hicbir sey yok,orada hicbir sey yok..."

    *********************************

    Selimiye camisisinin zemini gevsek toprakmis. Bu nedenle minarelerinin yakin zamanda yikilacagi

    farkedilimis. Uluslararasi bir grup bilimadami toplanmislar. Nasil kurtaririz bu tarihi minareleri diye kafa

    kafaya vermisler.

    Sonucta en son teknoloji olan metal kelepcelerle minarelerin temellerini sabitlemenin en iyi cozum

    olduguna karar vermisler.

    Minarelerin temellerini acinca, koymayi dusundukleri kelepcelerin aynisiyla karsilasmislar.

    Mimar Sinan bilmem kaç yüzyil once ayni seyi dusunmus megerse....?

     

    *********************************************

    1950-60 arasi bir tarihte insaat muhendisi, mimar ve jeofizikçilerden olusan bir Japon heyeti Turkiye'ye gelmis.

    Heyet Imar ve Iskan Bakanligi'ndan izin alarak

    ulkemizdeki tarihi yapilari incelemeye baslamis. Ayasofyayi, Yerebatan Sarnicini filan gezdikten sonra sira Sinan' in kalfalik eseri Suleymaniye Camisi'yle Sinan'in ogrencisi Mimar Davut Aga'nin eseri Sultanahmet Camisi'ne gelmis. Japonlar bu camiler uzerinde gunlerce inceleme yapmislar.

    Her geçen gun saskinliklari daha da artiyormus.

     

    Cunkü Japonlar daha ilk incelemede camilerin gevsek bir zemin uzerine insa edildigini anlamislar. Ama bunca yil, bu camilerde bir catlak dahi olmamasina akil sir erdirememisler.

    Bunun uzerine Tuürkiye programinin gerisini tamamen iptal edip, bu iki cami üzerine yogunlasmislar.

     

    Arastirmalarinin sonucunda herhangi bir sarsinti sirasinda bu iki caminin sabitlenmedigini aksine yerinde oynayarak yikilmaktan kurtulabildigi ortaya çikmis. Minareleri incelediklerinde ise dumurlari ikiye katlanmis.

     

    Minarelerin cok daha gelismis bir rayli sistem mekanizmasi uzerine oturtuldugunu ve her yone

    yaklasik 5 derece yatabildigini gormusler. Daha derin arastirma yapmak için Edirne'ye,

     

    Sinan'in ustalik eseri Selimiye Camisi'ne gitmisler. Ordaki olaganustu sistemleri gorunce iyice dumur

    olmuslar. Selimiye'nin tüm sirlarini aylarini harcayarak cozmüsler.

     

    Japonya'ya donduklerinde ise Sinan'in sirlarini uygulamaya sokarak sehirlerini Sinan'in kullandigi sistemlerle kurup muazzam gokdelenler dikmisler.Yani su an gelismis ulkelerin gokdelen yapiminda kullanildiklari cogu sistem,

    yuzyillar önce Sinan'in gelistirdigi mekanizmalarmis.

     

    Saygilarr...

    tac mahalin mimari mehmet efendi mimar sinanin

    ogrencisidir.*

  13. 03dividerrose9lewd0.gif

     

    »._.«Leute reden schlecht über mich,»._.«

    »._.«den Grund dafür kenn ich nicht.»._.«

    »._.«Wahrscheinlich ist es Neid,»._.«

    »._.«aber ich scheiss drauf, tut mir Leid,»._.«

    »._.«für so ein Dreck hab ich keine Zeit.»._.«

    »._.«Macht ruhig weiter, kümmern wird´s mich nie,»._.«

    »._.«denn...Only God Can Judge Me!»._.«

     

    bollywoodsa1.jpg

  14. made in turkey!
    En Son İleti
    blog-0152475001384038784.jpg

    Sevgi neydi, sevgi iyilikti, dostluktu… Sevgi emekti.

    - Durursam bi daha kurtulamam.

    + Ziyanı yok gülüşü yeter bize.

     

    - Yüreğim kaydıysa günah mı ?

    + Çamura saplansam yardıma gelir misin ?

    - Elini tuttum sıcacıktı, yüreği elimdeymiş gibi…

    + Elinden tutuversem benimle gelir mi ?

    - Seninim işte, alıp götürsene beni.

    + Elveda Asya, elveda selvi boylum, al yazmalım, elveda, bitmemiş türküm benim.

     

    Sevgi neydi? Sevgi emekti, sevgi dostça uzanan insan eliydi.

  15. SON KONUĞUMA MEKTUP

     

    Can Alıcıma,

     

    Uykumdayken, kancıkçasına baskın verme!

     

    Gelince de saygısız konuklar gibi oturup, yerleşip, siftinip çöreklenme!

    Seni bir müzmin tedirginlik olarak derime yapışmış, canıma sıvışmış olarak kendimde duymayayım. Düşün ki ben seni, varlığımın bilincine vardığımdan beri beklemekteyim.

     

    Bunca zamandır beklenen bir konuğa yaraşır bir saygınlıkla gel!

    Sana olan saygımı yitirtme bana. Gürültülü patırtılı gelme! Kimseler duymasın geldiğini. Bir sen bil, bir de ben bileyim yeter. Gelişin herkesleri ayağa kaldırmasın. Tam bana göre, bana uyan bir davranışla gel.

     

    Sessiz sessiz sürdürdüğüm, bunca yıllık yaşamıma yaraşacağı üzere suskun, susuk gel!

    Çünkü benim için geleceksin, beni almaya geleceksin, başkalarını tedirgin etmeye değil. Uykumda birden bastırma ki, bunca yıldan beri gelişini gözlediğim en gerçek ve en son konuğuma göstermem gereken saygıda bir eksikliğim olmasın. Saygı ile ayağa kalkıp seni buyur edeyim. Almak istediğini, sana onurla kendim sunarak vereyim.

     

    Bir yaşam boyu çektiklerimi az bulup, bana bir de sen çektirmeye kalkma!

    Her ne çektim ise hepsine güler yüzle katlandım, onları salt kendim bildim. Üzünçlerimi kendime sakladım, sevinçlerimi el ile bölüştüm. Sonum da böyle olsun isterim. Bilirim, güçlüsün.

     

    Kimselere eğilmemiş başım, senin önünde eğilebilir; ama bunu bana yaptırma!

    Bana yaşamımı yadsıtıp, sonunda beni kendimden utandırma!

    Senin amansızlığından böyle bir yiğitlik bekliyorum, bana önünde baş eğdirtme!

     

    Güler yüzle gel, gülümseyerek karşılayayım seni...

    Dimdik yaşadım, sen de beni dimdik kucakla, al götür.

    Pusu kurma, arkamdan vurma. Ayakta karşılaşalım soylucasına...

     

    Öyle çelebicesine gel ki seninle gitmek için istekleneyim. Senin gelişinle ikimizin birden gidişi bir olsun. Şimdi var, şimdi yok olalım. Bekletme beni, elini çabuk tut. Her şey birdenbire olup bitsin.

     

    Sen öyle bir kesin gerçeksin ki, sana yalan da söylenemez. Bütün yaşamımda çağdaşlarımdan hiç birini kıskanmadığımı bilirsin; İyi yürekliliğimden değil, hiç birini kendimden büyük görmediğimden. Yine bilirsin, yaptıklarımla ya da yapmayı tasarlayıp yapamadıklarımla da böbürlenirim. Bana verdiğin mühlet içinde, tasarladıklarımı yapamadıysam, evet, suç kimsenin değil benim... Bu ceza yeter bana; çünkü acısını duyanlar için cezaların en ağırıdır.

     

    Herkes gibi ben da seninle ilk ve son olarak yalnız bir kez karşılaşacağım. Bu karşılaşmamız, nerede ne zaman, nasıl olsun diye, zaman zaman çok değişik istekler geçirdim içimden. Kahraman olmak istediğim dönemlerim oldu. Kahramanlık ilk savaşlarında ölmeyen, son savaşlarında da sağ çıkmayanlardır. Seninle son savaşımda karşılaşmayı istedim bir zamanlar. Savaşın, yaşam boyu sürdüğünü, yaşadıkça sonu olmadığını bilmiyordum. Sonsuzca süren bu savaşımın öyle bir yerinde gel, öyle bir güzel gel ki, sana gülümseyerek elimi uzatıp “merhaba!” diyebileyim. Bir zamanlarda uzun uzun yaşayıp bitkiselliği dönüşmeyi, bitkisel yaşamımda gelişini bile bilmemeyi istedim. Şimdiyse ne kahramanlık gösterisinde, ne bitkisel bitkinliğinde gelmeni istiyorum.

     

    Dilersen en beklemediğimi sandığın zaman gel.

    Beni hiç şaşırtmayacaksın, çünkü hep aklımdasın, beynimde bir kıymık gibi...

    Korkmadan bekliyorum gel!

     

    Nice yaşadımsa, seninle baş başa diş dişe dövüştüm. Birkaç kez yendiğim de yenildiğim de oldu. Canım ki en kutsal olan her şeyim benim, onu elbette bana yakıştığı gibi ayakta, saygı ile yiğitçe vermek isterim; teslim olmadan... Bir armağan gibi vermek canımı.

     

    Sen de, yeniğin kalemini-ki o kalem hep kılıçtı-teslim alırken iki elinle başının üstüne saygıyla kaldırarak al beni! Lekesiz arı-duru, yaşamı süresince hep kendi kendini arıtan bir cana saygılı ol, benim sana saygılı olduğum gibi.

     

    Kimselere demedim, sen de kendine of dedirtme bana. Ne kahramanlıkta, ne bitkisellikte, işte şimdi olduğum gibi bir sıra, elimde kalem; önümde kâğıtla daktilom, böyle bir zamanda gel!

     

    İstersen gece, istersen gündüz, istersen yazın, istersen kışın gel; Kapım da yüreğim de her zaman açık sana! Yeter ki kendi gözümde kendimi küçültme bana, kimseden su istetme. -Üstelik benim savaşım seninkinden çok daha yüce idi. Çünkü sen, sonunda nasıl olsa utkunun senden yana olacağını biliyordun. Oysa ben, sonunda nasıl olsa yenik düşeceğimi biliyordum. Yenileceğimi bile bile , ama hiç yenilmeyecekmişim gibi, beni yenecek olanın üstüne üstüne varmadım mı? Bir an olsun korktum mu, ya da kaçmayı düşündüm mü?

     

    Birazcık daha yaşayabilmek için, birazcık daha iyi yaşayabilmek için, bunca güzelim bu yeryüzü uğruna bile, sana bir kıpı ödün verdim mi? Yaşamayı hak etmeye çalıştığım gibi, ölümü de hak etmek istiyorum. Bu hakkı bana tanı! Çünkü bu sonsuz güzellikler açan güzelim dünyaya, ben de gücümce güzellikler katmaya çalıştım. Bir güzel ada, atlasta görünmeyecek denli küçük diye yok sayılabilir mi?

     

    Benim katkım da atlasta görünemeyecek denli küçük olsa da, var.

    Ne mi yaptım?

    Ortaçağ simyacıları taşı altına çeviremedi.

    Ama ben bir simyacıyım; göz yaşlarımı gülmeceye çevirerek dünyaya sundum.

     

    Saygıyla, gel bekliyorum.

     

    AZİZ NESİN_09/06/1974

     

    ***

     

    Saygıyla Anıyorum Seni 'Büyük Usta', 'Büyük İnsan'... Işığın Bol Olsun. smile.png

  16. Sabah yağmur ve soğuk etkisiyle sokakta-metrobüste sadece işe ve okula gitmek üzere olanları farkettim... servisime binmek için bir metrobüs köprüsünden yolun karşısına geçiyorum her sabah gözlemlerim bundan mütevelli... şimdi bu sabah fark ettim ki 2 eniği eteğinde bir tanesi bebek arabasında eltisigile kahvaltıya giden sıkmabaş delikli triko hırkalı pembik gelin yok sokaklarda... fark ettim ki sadece dahiliye poliklinikte sosyalleşsin zaman öldürsün diye bilmem kaç köy ötede ki görümcesinin eltisinin yengesiyle karşılaşıp dedikodunun dibine vuran teyzeler yoktu yollarda... ahı gitmiş vahı kalmış ama yinede gelen geçen kızın orasına burasına bakan 50-75 yaş arası amele dayılarda yoktu sokaklarda... beyaz ve kahverengi ve turuncu tekstil stayla grubu bile üzerine bir ceket giydiği için gözlerim yanmadı bu sabah... yağmur İYİdir 😊 yağmur candır. Tüm gereksiz pislikleri her yerden temizler alır götürür... 😍 şimdi herkes bi limonlu yeşilçay içsin çalışmaya devam 🤗

    FB_IMG_1504839748516.jpg

  17. delifırtına
    En Son İleti
    blog-0324992001360066537.jpg

    .....

    Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?..

     

    Çoook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu... Ve

    herhalde onu çok kucakladın... Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir

    kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa...

     

    Yahut sevgilin seni sevmiyordu... O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın

    mı?... Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona

    uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?...

    Fakat herhalde

    ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvela

    kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük

    maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri

    şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı

    iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.

    Ha, sonra bir üçüncüsü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor.

    Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?..

    Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?...

    Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?

     

    Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye

    çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?[extract]

    Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim...

     

    Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisine?

    Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?... Atma be adaşım, kaç tane

    kalbin var senin?.. Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır: Kalbin

    olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun... Göğsünü

    yararak o eti ordan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini

    vermiş olursun...

    Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar

    ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler;

    siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler...Siz sevemezsiniz.

    Sevmeyi yalnız bizler biliriz... Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest

    dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz çingene'ler.

     

    **SABAHATTİN ALİ

  18. sardunyam
    En Son İleti
    blog-0093720001365718843.jpg

    Bir kaç gündür bunu düşünüyorum.

    Yani sarılmayı.

    Dünyanın en güzel, en içten şeyidir aslında ve ne az yer kaplar hayatlarımızda.

    Sevdiğiniz bir insana ya da bir hayvana sarıldığınızda, bir kaç saniye gözlerinizi kapadığınızda bir enerji dalgasının iki beden arasında nasıl dolaştığını hissedersiniz.

    O an, dünya yavaşlar, zaman yavaşlar, garip bir huzur kaplar içimizi.

    Fakat, gittikçe birbirinden uzaklaşan, araya türlü mesafeler koyan insanlık, çeşitli bahanelerle, sarılmayı ihmal eder olduk.

    Zaten birbirimizden korkar olduk.

    Dünya da insanlar etkinlikler yapıyorlar, sarılmak bedava yazılı pankartlarla sokak ortasında hiç tanımadıkları insanlara sarılıyorlar. Bu çoğumuza tuhaf ve anlamsız geliyor belki.

    Oysa en insanca en masum en ilerici ve en güzel eylem bu belkide.

    Sarılmak güvenmektir aslında.

    Benden sana zarar gelmez demektir.

    Aramızda ne fiziki ne ruhsal ne de duygusal bir engel yok demektir.

    Sana güveniyorum demektir.

    Bana güven demektir.

    Kelimeleri kifayetsiz kılıp, gerçek enerji diliyle konuşmaktır.

    Tabuları yıkmaktır sarılmak.

    Bize canlı olduğumuzu ve geçip giden zaman nehri içinde bir'an durup insan olduğumuzu anımsatmaktır.

    Doğumu, yaşamı, sevgiyi, zamanı, anı ve ölümü hatırlamaktır.

    Metafizik bir şeydir.

    Başka dilde konuşmaktır.

    Sıcaktır, samimidir, doğaldır.

    Ama pek az yaptığımız şeydir.

    Çünkü artık biz birbirimize mesafeler koyduk, önce şüphe etmeyi, sonra duvar örmeyi öğrendik. Sınırlar çizdik, mayınlar döşedik, güvenli bölgeler aradık.

    Hiç sorduk mu kendimize biz aslında en çok neden korktuk? Her birimiz bir diğerinden ayrı bir gezegenden mi gelmişti?

    Neydi aramıza girip çocuğumuzla, eşimizle, dostumuzla veya yeni tanıştığımızla sarılmamıza engel olan?

    Kimden korkuyorduk?

    Bizi kim canavarlaştırdı böyle?

    Ne korkunç, ne ürkütücü bir şeydi bu korku. Sonu gelmeyen mesafeler yaratmıştık. Bunu ne zaman başarmıştık?

    Gülümseme bulaşıcıdır ya hani, sarılmakta öyle, siz bir insana en insani ve samimi duygularınızla sarıldığınızda onunla aranızdaki bütün düşmanlıklara son vermiş oluyorsunuz ama elbette anlamışsınızdır ben öyle resmi, soğuk, güvensiz, duygusuz ve kuşkulu bir sarılmadan söz etmiyorum. Ve aslında bu sarılmaların sadece bedenle olmadığını da düşünüyorum.

    Bazen uzaklarda birini, yazdığı bir mesaj, bir şiir, söylediği bir söz ile kucaklarsınız, o an, madde ortadan kalkar ve ruhlarınız kucaklaşır. Size ihtiyacı olan birine samimiyetle bir mesaj yazarsınız o an, ona sarılmışsınızdır. Öyle.

    Yani aslında zamanımız yok, hayat dediğimiz şey kuruntu yapmaya değmeyecek kadar kısa. O yüzden her gün mutlaka sarılın çocuklarınıza, arkadaşlarınıza, annenize, babanıza, dostunuza, arkadaşınıza. Sarılın ve gözlerinizi bir'an kapatın.

    Bırakın dünya o an sizi izlesin ve zaman yavaşlasın.

     

     

     

    Sardunyam

  19. LilaC
    En Son İleti

    338213glnszqnin3mn1.gif

     

    SaHiCi..

     

     

    Beni üzen aslında

    Üzüldüğün için değil

    Bazen sözle anlatılmaz ya

    Kelimeler şikayetlenir

     

    Yıllara meydan savaşı

    İlan edince o cesaret

    Kin koca bir volkan olur

    Sonra da önünde eğiliverir

     

    Sahici her şeyin nasıl rengi

    Kalbime kaç kere sorduysam

    Hep bana ismini heceledi

    Ben de inanıp ona uyduysam

    Eğer bir gün fark etmeden

    İstemeden seni kırdıysam

    Özrün efendisi en yakınım olur

    Diler yoluma devam ederim

    338213glnszqnin3mn1.gif

  20. Freyja
    En Son İleti

    Bugün çok hastayım, vallahi de elim kolum kakmıyor… Üstelik bu sabah yataktan kalktığımdan beri burnumun yerinde sanki burnum değil de bir domates var gibi…

     

    Aslında biraz dinlenmek için yaklaşık 45 dakika kadar önce bilgisayarın başından kalktım ve koltuğa doğru şöyle bir uzandım… Tam da koltuğun keyfini çıkarmak üzereydim ki o acayip istek geldi ve birden aklıma yerleşiverdi…

     

    Kek...

    Hem de havuçlu kek…

    Cevizli havuçlu kek…

     

    Kalk…

    Kalk da havuçlu kek yap…

    Cevizli havuçlu kek yap…

     

    Canımın niye özellikle havuçlu kek çektiğini anlayamadım bir türlü çünkü ben daha hayatım boyunca doğru dürüst havuçlu kek yapabilmiş değilim. Aslında çok denedim ama bir türlü beceremedim. Yani mesela niye çaylı, kakaolu değil de havuçlu kek :huh: bir türlü bilemedim anlayacağınız ama emir büyük yerden, yapacak bir şey yok…

     

    Kalktım, usul usul mutfağa doğru gittim. Dolaptan 3 tane havuç çıkardım, onları bir kaba rendeledim, biraz da ceviz kırdım, yumurta, şeker, un derken kek bitti ve fırına yerleştirdim… Şimdi beklemedeyim… Bakalım ortaya nasıl bir şey çıkacak…

     

    Bu arada da düşündüm ki ben bu kadar hastayken, halsizken, içimden geçen bu amansız emire uyup, kalkıp bu keki yapmak zorunda kaldıysam, her an sizlerin de başına böyle bir şey gelebilir. Hazırlıklı olasınız diye kek tarifimi sizlerle de paylaşayım dedim :D

     

    İçinizdeki sese (emire) cevap verin :D

     

    Kalk havuçlu kek yap…

     

     

    HAVUÇLU KEK

     

    Malzemeler

     

    •3 yumurta

    •1 su bardağı sıvı yağ

    •2 su bardağı şeker

    •3 su bardağı rendelenmiş havuç (rendenin ince kısmıyla)

    •2,5 su bardağı un

    •1 su bardağı iri çekilmiş ceviz

    •1 adet limon kabuğu rendesi

    •1 tatlı kaşığı tarçın

    •1 çay kaşığı zencefil (varsa)

    •1 paket kabartma tozu

     

    Yapılışı

     

    •Yumurtaları ve şekeri iyice çırpın. Yağı ekleyin ve çırpmaya devam edin.

    •Toz malzemeleri bir kaba eleyin. Limon kabuğu ve havuç rendesini ekleyin.

    •Sıvı malzemeyi de karışıma ekleyerek tahta kaşıkla karıştırın.

    •Yağlayıp, unladığınız kalıba dökün ve 175 derecede yaklaşık 30 dakika kadar pişirin. Sonralara doğru kekinizin yanmaması için ayarını yavaş yavaş (4,5 dakika arayla) 100 dereceye kadar getirin. Piştiğini düşündüğünüzde kekinize bir kürdan batırarak pişip pişmediğini kontrol edin, kürdan temiz çıkınca kekiniz de olmuş demektir.

     

    Umarım yani... Sanıyorum, göreceğiz :P

     

    Ben pişince eğer güzel olmuşsa buraya bir resmini koyacağım, güzel olmamışsa boşuna beklemeyin ve de bence deneyeyim demeyin :D

  21. harmony
    En Son İleti

    Bu hazin saltanatı, kendinin sanma...

    Hepsini bırakıp, hiç olup söneceksin...

    Ey insan, boşuna gururlanma...

    Çıplak geldiğin gibi, çıplak döneceksin...

  22. rina
    En Son İleti

    Düsünün ki önünüzde bir dolap var.

     

    Bu dolapta 4 bölüm var. Her bölümde kutular.Bu kutularin icinde sevginiz ve nefretiniz var.

     

    En üst bölümdeki kutularda ‘en cok sevdiklerinizi’ sakliyorsunuz.

     

    Ikinci bölümde ‘Seviyorum ama fazla da guvenmiyorum’ dediklerinizi.

     

    Ücüncü bölümde ‘herkes gibi biri benim icin’dediklerinizi.

     

    Ve en altta da ‘nefret ediyorum veya kesinlikle güvenmiyorum’ diye adlandirdiklarinizi.

     

    Buraya kadar hersey tamam.Asil sorgu simdi basliyor.

     

    Siz hic en üst bölüm’e koydugunuz birisini, bir tek sözyüzünden, en alt bölümdeki kutulara kattiniz mi?

     

    Degerinden fazla deger verdinizmi birine? Ya nefret ediyorum dediginiz birini zaman ile sevdiniz mi?

     

    Siz hic yanildinizmi?Utandinizmi o bir zamanlar arkasindan attiginiz kisinin suanda en yakindostunuz oldugu icin??

     

    Hic itiraf ettinizmi ‘seni hic sevmezdim’ diye??Ya da hic kizdinizmi ‘ne de cok güvenirdim sana’ diye..

     

    Insan hic ‘bir söz’ ile en sevdigini en nefret ettigi kisilerin arasina katabilirmi? Dogru mu?

     

    Birzamanlar göklere cikarttiginizi yerin dibine atmak olur mu? Yakisir mi size?

     

    ALLAH c.c. razi gelirmi? Halbuki bir zamanlar aranizdan su sizmazdi. Yeri gelir ekmegi bile paylasirdiniz, kaldi ki düsünceleriniz, duygulariniz.

     

    Bu kadar cok seyi paylastigin birini tanimamazliktan gelebilirmisin?

     

    Benden size tavsiye…

    Hic birzaman ilk gördügünüz birini ‘sevmedim’ diyerek, dolabinizdaki en alt bolumdeki kutulara atmayin.

     

    Zaman taniyin,sabredin..

     

    Gerekirse kutulara kaldirmayin, dolabin önünde bekletin.

     

    Zamani geldiginde o kisi zaten dolabinda bir bölümü kendi sececektir.

     

    Ayni sekilde, ilk gördügünüz birine ‘sanki 10 yildir taniyorum’ diyerek, en üst bölüm’e kaldirip, yere göge sigdirmayin.

     

    Arkadaslik, dostluk ve en onemlisi sevgi zaman ister.

     

    Senin haberin olmadan o dolabinda kendine yer bulacaktir.

     

    Yeterki siz sabredin ve dolabinizi genis tutun..

     

    Dolabinizin en üst bölümündeki kutulari ASLA atmayin.

     

    Degerli bir hazine gibi saklayin. En alt kattakinleride her hafta cöp’e bosaltin.

     

    Göreceksiniz, gün gelecek dolabiniz sadece ‘SEVDIKLERINIZ’ ile dolacaktir.

     

    Iste o zaman gercek mutlulugu bulacaksinizdir…

     

    Birsey daha..

    Bu dolap herkeste vardir..

    O sizin sevginizi barindirdiginiz KALBİNİZDİR ...

     

    Alıntı

  23. alamet-i farika
    En Son İleti

    Yeni Sezon Yayın Akışı

     

    Haftanın erkeki

    Haftanın dişisi

    Benim de canım var

    Olası Savaş tehditleri üzerine güzelleme

     

    Aydınlanmak istediğiniz başka konular varsa ekleyin bi bakiim düşüneyim furum sakinneri...



×

Önemli Bilgiler

Bu siteyi kullanmaya başladığınız anda kuralları kabul ediyorsunuz Kullanım Koşulu.